Müzik, sadece kulağa hitap eden bir tınılar dizisi değildir; aynı zamanda bir iktidar tasarımı, bir meşruiyet aracı ve en nihayetinde bir "tahayyül" biçimidir.
Bugün modern kulağımıza "gaz veren" o coşkulu Mehter marşlarını dinlerken, aslında sadece askeri bir bandoyu değil, Hunlardan Selçuklulara, oradan Osmanlı’ya tevarüs eden bir "Nevbet" geleneğinin, yani bir egemenlik gösterisinin yankılarını duyuyoruz.
Askeri tarih meraklılarının malumudur; Mehter, dünyanın ilk düzenli askeri bandolarından biri kabul edilir.
Davulun, zurnanın ve o heybetli köslerin Mohaç meydanındaki ritmi, askere şevk vermekten öte, karşı tarafa bir "mutlak güç" mesajı iletirdi.
Ancak bu ses, 1826 yılında, Osmanlı modernleşmesinin en sancılı dönüm noktalarından biri olan Vaka-i Hayriye ile birdenbire kesiliverdi.
II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı tarihin tozlu raflarına kaldırırken, ocağın ayrılmaz parçası olan Mehteran’ı da tasfiye etti.
Yerine, Batı’nın o dönemdeki "evrensel" kabul edilen müzik formlarını, yani Bando Muzıka takımlarını getirdi.
Donizetti Paşalar İstanbul’a davet edildi; Mecidiye ve Hamidiye gibi, o dönemin İngiliz "God Save The King" edasındaki marşları bestelendi.
Bu, Osmanlı seçkinlerinin "biz de artık medeni dünyanın (Batı’nın) bir parçasıyız" deme biçimiydi. Bir nevi estetik bir kopuştu.
Fakat tarih, düz bir çizgide ilerlemiyor. Modernleşme sancıları içinde savrulan imparatorluk, kaybettiği özgüveni bazen "eski"de aramaya başlar.
Nitekim 1. Cihan Harbi arifesinde, "Hürriyet Kahramanı" genç Enver Paşamızın Harbiye Nazırlığı döneminde, Türkçülük fikrinin de etkisiyle Mehterin yeniden ihyasına gidildiğini görüyoruz.
Bu bir geriye dönüş değil, aslında ulus-devlet inşasına giden yolda bir "geleneğin icadı" denemesiydi.
Bakınız, bu noktada ilginç bir enstantane vardır: 10 Temmuz 1913’te "Osmanlı İstiklal Günü" kutlamalarında Yeniçeri kıyafetli mankenlerin görülmesi, toplumun kolektif hafızasındaki o eski görkemli günlere bir selamdır.
Hatta o tarihlerde Sofya’da Askeri Ataşe olan Binbaşı Mustafa Kemal’in, bir vals yarışmasına Yeniçeri Ağası üniformasıyla katılıp birinci olması, tarihin ironik ve bir o kadar da manidar bir cilvesidir.
Batılı bir dans olan valsi, tarihin en "doğulu" askeri kıyafetiyle taçlandırmak; işte bizim modernleşme serüvenimizin özeti budur.
Şunu açıkça söyleyeyim: Tarihe sırtımızı dönme lüksümüz yok. Çünkü o mehter sesinin içinde sadece "eski" yok; bir imparatorluğun yükselişi, travmaları, reddedişleri ve o bitmek bilmeyen "biz kimiz?" arayışı var.
O sesleri fark ettiğimizde, o ritmin içindeki sürekliliği anladığımızda, aslında kendimizi de anlamaya başlayacağız.











Yorum Yazın