haberosmaniye


 

Aralık 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031

Ümran Çetin
Ümran Çetin
Ömer Cerit
Ömer Cerit
Murat DOLU

Ergenekon örgütü hakkındaki düşünceleriniz
Türkiye'yi seven vatansever insanlar kurmuştur.
Terör örgütüdür
Çıkar amaçlı kurulan bir örgüttür.
Hiçbiri.
Son Fotoğraflar
Hemite Köyü
Hacı Güllü Çayı
izmir yalı çapkını

Google Gruplar Beta
haberosmaniye grubuna kayıt ol
E-posta adresiniz:
Ziyaret et

Firma ya da iş kolu arayın Firmanızı Kaydedin

Osmaniye İş Rehberi

 

  


Sacekimiresim
  
Ana Sayfa > Haberler > Türkiye Su ve Çevre Raporu
 
Türkiye Su ve Çevre Raporu
Bu raporu yazmam sahsım ve grubumun en büyük vatan borcumdur. Bu bilgileri saklamam ve kamuoyuna duyurmamam bir Türk evladı olarak en büyük vatan hainliği sayılmalıdır. Bu rapor dünyamızın geleceğini ve tüm canlıların yaşam haklarını ilgilendirmektedir. Bu sorumsuzluğu sakladığım zaman Allah bile beni affetmez. Bundan dolayı bu raporda ülkeyi yönetenler kesinlikle ağır ithamlar altında bırakılmış ve görevlerini yapmaya davet edilmiştir. Unutmayınız bu dünyadan başka dünyamız yoktur. Öbür dünyamız var derseniz insan, doğa ve bebek katili ve gelecek tüm nesillerin yaşam haklarını yok etmeye sebep verildiği için öbür dünyada bile Allah huzuruna görevlerimizi bugün yerine getirmez isek, çevre ve doğa katili olarak çıkacağız. Sahsım yüksek kimya müh. Ve petrol genetiği üzerine bir hocayım. Dünyada en önemli gelecekteki enerjiler üzerinde dünyanın en uzman kişisi olduğum halde çevre uzmanı durumuna gelmemim sebebi insanların bu dünyayı nasıl yok edildiğini gördükçe, 1 gram enerjinin ve hidrojen yakıtı için gerekli suyun milyonlarca yılda meydana gelmesi çevreye duyarlı bir insan olmamdır. Dünya geleceği için bilgi ve birikimlerimi tüm insanlığa vermem benim insanlık ve Allaha doğaya olan Borcumdandır. Yapmış olduğum 14 ayrı daldaki tüm doktora ve birikimlerimi ve ayrıca soyuz Uzay üssü ve 132 üniversitenin binlerce bilim adamı ve yüz binlerce teknik uzman insanlardan alacağım tüm bilgi ve tecrübeleri öncelikle Türk halkına vereceğim bu benim bu topraklarda doğduğum için vatan Borcumdur. Dünya insanları enerji tükenmez çöpler hatta 50 yıl sonra insanların ölmesi ile cesetleri rafinajla petrol üretimine geçilecektir. Toprak ve ülkeler insanlara ait değildir. Ülkeler ve insanlar toprağa aittir. Su olmazsa topraklarımızın, sizlerin ve gelecek nesillerinizin yaşama şansı kalmayacaktır. Tüm dinlerin başlıca şartı doğayı ve çevreyi korumaktır. Bilim gerçekleri saklayamaz, saklasa da tarih ve yeni gelen bilim adamları bu çirkin tabloyu er geç ortaya çıkarır. Çıkarmayan bilim adamlarımız tarih önünde her zaman suçlu olarak yer alacaklardır. Bu gün üniversitelerimizin, bilim adamlarının, Siyasilerin, bürokratların düştüğü bu aciz durum herkese ders olmalıdır. Henüz iş işten geçmemiştir, kimseyi suçlayarak bir çözüm bulamayız. Suçlamaları bir kenara bırakarak el birliği ile gece ve gündüzümüzü bu büyük soruna ayırarak bu küresel ısınma ve aşırı çevre kirliliği felaketini ortadan kaldırmanın yollarını aramalıyız. Sularımızı ve topraklarımızı nasıl kurtaracağımız üzerine var gücümüzle çalışmamız gerekmektedir, bu çalışma biliniz ki Allaha ibadet etmek kadar kutsal bir görevdir. İnsanlar hayatlarını ve kendi çocuklarını düşünmüyorlarsa, dünyada yaşayan bitki, hayvan ve diğer canlıları biraz olsun düşünmelerini; dünyada yaşayan, bir yaşam hakkım olan ‘insan’ olarak istiyorum. UNICEF raporuna göre her 8 saniyede dünyada bir çocuk ölmektedir. Bu gün başkalarının çocuğu, yarın sizin çocuğunuzun su zehirlenmesi, bulaşıcı hastalıklar, sağlıksız gıda ile beslenmeyle açlık tehlikesi yüzünden ölmeyeceğinizi garanti edebilirmisiniz?. 2008-2009 yılları arasında Türkiye’de büyük bir bilimsel gerçekle su ve gıda zehirlenmesinden, bu sebepten dolayı veya yayılacak bulaşıcı hastalıklardan1 ila 3 milyon insan öleceğini biliyor musunuz? Dünyada her gün 5 milyon insan kirli sular yüzünden hasta olmaktadır. 2009 yılı Eylül ayında Türkiye’de su yüzünden bulaşıcı hastalıklar nedeniyle maalesef toplu ölüm vakaları görülebilecektir. Dünyada 2015 yılına kadar su ve gıda etkisi ve buna bağlı hastalıklardan ve zehirlenmelerden 2,5 milyar bebek ölecektir. Türkiye’nin tek şansı AVRASYA PROJESİ kısa tanımıyla AVEDAS’dır, iddia ediyoruz bilimsel olarak başka çıkış yolu kalmamıştır. İçine düşülen bu durumdan Türkiye’yi kurtaracak Hükümet, kurum, kuruluş kim varsa kamuoyunda tartışmaya açığız; biz ülkemizi bu felaketlerden kurtaracağımızı projelerimiz ve belgelerimizle ispatlarız. Kurtarmak isteyenler de yapacaklarını ve bu çıkmazdan kurtuluş projeleri varsa bize veya Türk kamuoyuna versinler. 2 nci dünya savaşında suyun önemi ortaya çıkmış, barajlar bombalanmış ve zehirlenmiştir. 3.ncü dünya savaşı su ve gıda nedeni ile çıkacaktır. Petrolün tükenmesi ile su bir petrol olacaktır, hatta petrolden daha değerli bir konumu olacaktır. Hidrojen yakıtı üretimine geçilerek suyun önemi ortaya çıkacaktır. Hidrojen üretiminde kirli ve tuzlu suyun bir değeri olmadığından, gerekenin temiz, saf su olmasından dolayı temiz suların önemi hayati boyutlarda hissedilecektir. Bu durumdan ötürü, su sıkıntısı çeken ülkeler suyu olan ülkelerin sularını isteyecekler, kaynak sahibi ülkelerin suyu vermemelerinden dolayı, su kaynakları terör saldırıları ve sızmaları ile zehirlenerek, dünya daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya gelecektir. Şu an dünyamızın ürettiği oksijenin 14.000 kat daha fazlası atmosfere CO2 gazı salınmakta ve bunun yanı sıra uçucu metan gazları ile partiküller ve zehirli gazların denizlerin buharlaşması ile havada yağmur oluşması sırasında yağmur damlaları bu zehirli gaz ve partiküllerle buluşacaktır. Böylece yağan yağmur sularının da zehirli olarak yeryüzüne düşmesinden dolayı akarsular ve göller zehirli su haline gelecektir. Tek çare toprağın filtresidir, toprak da tuzlaşma ve çölleşme nedeni ile bu görevi yapamaz duruma gelecektir. Bu sorundan kurtulmanın tek çaresi sanayi tesislerinde acil olarak AVEDAS filtre sistemlerine geçilmesidir. Ayrıca teknik ağaçlandırmaya planlı bir şekilde geçilmesidir. Ayrıca tüm boş arazilere, meralar dâhil zaman geçirmeden ağaç ekilerek, yağmur ormanları oluşturulması, oksijen üretiminin artırılması ve bu ormanlara yağan yağmur sularının orman topraklarında, yeraltında filtre edilerek depolanması ile Türkiye su sorununun çözülmesi mümkün olacaktır. Ayrıca metropoller bölgesinde özel bir orman alanında kirli su barajı oluşturularak, atık su arıtmasından geçen suların buraya verilerek ve burada toprak altına sızdırılarak filtre edilmesidir. Baraj yakınlarında jeolojik duruma göre bir yerden, örneğin 500 ile 1000 metre ilerisinden bu suyu çekerek, suyu ikinci bir baraja aktarılması suretiyle aynı işlemin yapılması ile toprak altına gönderilerek. 2 sefer toprak altına inen suyun, tekrar 500–1000 metre ilerisinden çekilerek yeniden kaliteli bir içme ve kullanma suyu üretilmiş olunacaktır. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük şehir belediyeleri bir çevre katliamı yaparak çok vahim çevresel kirlilik görülmektedir. Su havzalarına moloz dökmeleri bir tarafa oto lastik ve poşet kimyasal bir çöplük durumunda her alan açık ve net bir şekilde ortadadır. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Konya, gibi büyük şehirlerde acil olarak bu projenin uygulanması başlatılmalıdır. Bu projenin başlaması ile artık çöp gömme ve yakma işlemi yasaklanmalı ve vakıfları kullanılarak vadilere moloz mafyasının moloz dökümleri önlenmeli, moloz tasnif ve geri dönüşüm tesisleri kurularak çevre kirliliği ortadan kaldırılmalıdır. AVEDAS moloz tasnif ve işleme tesisleri ile bu sistemle şehirlerin park, bahçe toprakları ve yakın bölgelerdeki yerlere tarım toprağı üretilmesi mümkündür. Öte yandan konkasör ve konik kırıcılarla atık betonların üretimi yapılmalı, beton agregası üretilmesiyle akarsu ve deniz yatakları bozulmadan kum ve çakıl ihtiyacı karşılanarak doğa katliamının ortadan kalkması sağlanmalıdır. İnşaat molozlarının kesinlikle gelişi güzel dökülmemesi gerekmektedir, özellikle akarsu yatakları ve dereler bilinçsizce doldurulmaktadır. Bu durum çok büyük sel felaketlerini getirecektir. AVEDAS ise 7 bölgede bu moloz tasnif ve işleme tesisini kurarak, bu atıkları tekrar ekonomiye en üst seviyede ve çok orijinal bir ürün için katkı malzemesi olarak kazandıracaktır. Dünyada 1,1 milyar insan yeterli ve temiz su bulamamakta, zehirli ve kirli suları çaresiz içmektedir. Dünyanın üçte biri içme, kullanma ve tarım için su sıkıntısı çekmektedir. 2032 yılında dünyanın yarısı su sıkıntısı çekecektir. 2025 yılında dünya nüfusunun 8 milyara, 2050 yılında 12 milyara çıkması beklenmektedir. 2050 de dünyanın % 50’ si su sıkıntısı çekecek, kısacası 6 milyar insan ölüm tehdidi altında kalacaktır. Her sekiz saniyede dünyada kirli su içilmesinden ötürü 1 çocuk ölmektedir. Afrika insanına kişi başına günde 3 litre su verilmektedir. Dünyada halen toplam 1,4 milyar km3 su bulunmakta, bu su rezervinin % 97,5 tuzlu deniz suyu olup % 2,5 tatlı sudur. Dünyadaki tatlı su rezervinin 3/2 kirlenmiş, dünya su rezervinin % 1’i kadar tatlı temiz su kalmıştır. Bu çok büyük tehlike açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Anlaşılacağı üzere gıda ve su sıkıntısı tüm dünyada görülecektir. Yıllar önce DPT-DTM ‘ye sunduğum raporda su sıkıntısının yaşanacağını 2001 ve 2005 yıllarında haber verdiğimde kimse dikkate almamıştı. Oysa 2001 yılında varili 18 $ olan ham petrolün 2006 yılında 85 $ olacağını söylediğimde alay ve hatta hakaretle karşılaştım. 2006 yılında Türkiye’nin devlet kurumlarına sunduğum bir raporda 2008 yılı Ağustos ayında petrol fiyatının 140 $ olacağını belirtmiştim. Yine hafife alındım, bana güldüler. Ancak görüldüğü üzere bilimsel araştırmam ve hesabım doğru çıkmıştır. Petrol fiyatları 2009 yılında 200 $, 2011 yılında 300 $ olacaktır. Dünyada azalan petrol rezervlerinin yerini fosil yakıtlardan elde edilen sentetik petrol ve petrokimya ürünleri alacaktır. Dünyanın asıl en büyük tehlikesi olan açlık ve susuzluk şimdi gündeme gelecektir. Petrol fiyatlarının yükselmesi ile şeker kamışı, pancarı, mısır, kanola, pirinç, soya fasulyesi, ayçiçeği, gibi yağlı tohumlar içeren bitkilerin ekilmesi ile su sarfiyatı daha fazla olacaktır. Bu bitkilerden akaryakıt üretilmesi ile dünya gıda fiyatları aşırı derecede yükselecek ve dünya açlık tehlikesini ağır şekilde duyacaktır. Dünyanın % 48 toprağı çölleşmiş, su ve küresel ısınma ve çevre kirliliği nedeni ile % 70’i de çölleşmeye doğru gitmektedir. Dünyada her yıl 25 milyar ton toprak erozyonlarla denize akmaktadır. Gelişmiş Amerika’nın bile toprakları dünyada en hızlı çölleşen yerlerdir. Meksika’da hızla yarı kurak yerler de çölleşmektedir. Bu durumda dünyada çöllerin hızla artması ile çok büyük göç olayları görülecektir. AB bunu bildiği için birlik kurmuş ve kendi geleceği için insan göçüne izin vermemektedir. Afrika’da açlık ve susuzluk had safhadadır. Çölleşmeden dolayı insanlar göçler ve iç savaşlar ile sorunlarını çözmeye çalışmaktadır. Dünyada su ve açlık yüzünden terör artacaktır ve devletler büyük savaşlara doğru gitmektedir. Bu sorun aşırı sulama, aşırı otlatma, aşırı kimyasal tarım yapma, ormanların yok edilmesi, Bilinçsizce aşırı sulama yapıldığından sıcak yörelerde buharlaşma ile su toprağın içinden uçmakta, toprak içindeki mineral tuzlar toprak üstüne çıkmakta ve topraklar tuzlanma seviyesi yükselerek çölleşme olmaktadır. Türkiye su fakiridir, bu fakirlik yetmediği gibi suyumuzun geleceği için hiçbir proje üretilmemiştir. Türkiye’den yılda 6 milyar $ değerinde su denizlere dökülmektedir. Türkiye dünyanın en büyük erozyon bölgesidir. Türkiye’nin 1.4 milyar ton toprağı her yıl denize dökülmektedir ve bu tehlikeyi göremediğimiz açıkça ortadadır. Kaliteli toprak bir su deposudur, toprağın azalması nedeniyle su tutulmamakta, rüzgârlarla toprak dere ve akarsularla nehirleri kirlettiği gibi sularımızın kaybolmasına neden olmaktadır. Anlaşılacağı gibi 1.4 milyar ton toprağın su tutma ortalaması % 50 oranındadır. Toprak kaybolduğu gibi su kaybı da olmaktadır. Erozyon toprakları taşıdığı gibi bu yolla mevcut olan sularımız kirlenmekte, sürüklenen toprak baraj ve göllerimizi doldurmakta bu durum barajların rezervlerini azalttığı gibi doğal göllerin kurumasına da yol açmaktadır. Türkiye acil olarak baraj ve akarsu kenarlarını ağaçlandırılmalıdır. Bu ağaçlandırmaya hemen 2008 yılında başlanmadığı takdirde Türkiye açlık ve susuzluk tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. DSİ ile Çevre ve Orman Bakanlığı ağaçlandırma çalışmaları yapmakta, ama bunlar da yetersiz kalmaktadır. Cezaevleri ve askerler için bu konuda seferberlik ilan edilmeli, bu mücadele geniş kapsamlı olarak başlatılmalıdır. Türkiye çölleşiyor ve doğası giderek yok oluyor. Ayrıca 700 adet lisans verilen nehir santrallerinin önlerine ve arkalarına baraj ve gölet kurularak bu su yataklarında suların depolanması ve bu bölgelerin lisans alan firmalarca ağaçlandırılması gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde erozyon ve su sıkıntısı ile tarım toprakları yok olacağı gibi kaliteli, yüksek seviyeli elektrik üretimi de yapılmış olmayacaktır. Dünyanın tatlı su rezervi % 2,5 olup bunun ancak % 47’si içilebilir durumdadır, bu sular da hızlı bir şekilde küresel ısınmadan dolayı buharlaşmakta ve kirlenmektedir. Türkiye’de çevre kirlililiğinden dolayı su kaynaklarının ancak % 35 kadarı içilebilir su rezervi halindedir. Bu rezervlerin de çevresel kirlilikten dolayı 10 yıl içinde içilebilir su bölümü % 15 kadar düşecek, 2020 yılında nüfusu 100 milyona ulaşacağı için ülkemiz bir kargaşa yaşayacaktır. Şu an Kazakistan, Özbekistan Türkmenistan topraklarındaki vahşi sulama ile yapılan pamuk üretimi yüzünden Aral gölünün su seviyesi % 50 düşmüştür. Bu sulamadan dolayı toprakları da tuzlanmıştır. Aynı olayın halen GAP bölgesinde yaşandığı açık ve net bir şekilde görülmektedir. Bu raporda belirtilen sorunlar tüm dünyanın sorunudur. Türkiye açısından bakıldığında Türkiye bu konuda hiçbir proje ve çözüm üretememiş, ülkenin tüm su kaynakları tükenmekte olup, böyle gitmesi durumunda 10 yıl içinde ülkede ne içecek su, ne de ekilecek tarım alanları için su ve toprak kalmayacaktır. Konu çok vahim boyutlara gelmiş bulunmaktadır. 1 saat zaman kaybetmek ülkenin geleceğini büyük tehlikeye sokacağı gibi çözümler uygulanmadığı takdirde Türkiye’nin doğası ve gelecek nesilleri çok büyük ve telafisi mümkün olmayan bir durumla karşı karşıya kalacaktır. Küresel ısınma, aşırı çevre kirliliği ve yüksek seviyeli kentleşme ve sanayileşme ile nüfus artışına bağlı lüks tüketimin artması ile su ve gıda problemi tüm dünya genelinde ortaya çıkmıştır. Tüm dünya ülkeleri yüksek seviyede önlem almaya çalışırken, Türkiye devlet olarak önlem alma yerine bilinçsizce ve yanlış uygulamalardan dolayı ülkemizin ve Türk halkının geleceğini tehlikeye atmaktadır. Rant çıkarları için gelişi güzel, kısa çözümlü uygulamalar yaparak siyaset adamlarını ve devlet yöneticilerini de halk önünde düşman durumuna düşüren sistem ve çıkar savaşı veren bilim adamları hiçbir proje üretmediği için ülkemiz bir yok oluş trendine girmiştir. Türkiye’de yaptığım 7 yıllık bilimsel araştırmalar neticesinde ortaya çıkan durum şudur: Ülke yöneticileri ve kurumlar bu konuda bilimsel hiçbir kalıcı ve temel çözüm üretememişlerdir Yıllar heba edilmiştir. Ülkemiz su fakiri sayılacak düzeydeyken küresel ısınma, aşırı kentleşme ve vahşi sanayileşme ile olan su kaynaklarını da kaybetme riski ile karşı karşıya kalmıştır. 2009 yılında tarımsal kuraklık ve 2008 başlayacak şehir ve tarım alanlarındaki su sıkıntısı ile Türkiye 2010 yılından sonra açlık ve susuzlukla baş etme durumunda kalacaktır Şehirden ve yeraltı ve yerüstü sulardan alınan numunelerde yüksek seviyede radyo aktive ve kanserojen ağır metal partiküller görülmektedir. Hiçbir kurum tam detaylı olarak A klâs bir laboratuarda su analizlerini yaptırmamaktadır. Analizler gelişi güzel, ehil olmayan kişiler tarafından yapılarak raporlar düzenlenmektedir. Bu korkunç sorunun bir an önce halk sağlığı açısından gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Ağustos ve Eylül 2008 yılında hava sıcaklığının 48 dereceye çıkması beklenmektedir. Bu seviyede oluşacak sıcaklar mevcut olan göl, baraj ve akarsularımızın % 70 oranında buharlaşmasına yol açacak, dolayısıyla ülkede su kıtlığı yaşanacaktır. Esas tehlike ise bu su kıtlığı değil, daha da önemlisi su ısısının yükselmesi sonucunda balık ve kurbağaların ölmesi ile en büyük tehlike 2008–2009 yıllarında gündeme gelecektir. Su sıcaklığına dayanamayarak ölen su canlılarının sinek larvalarını tüketmemesinden dolayı büyük çapta sinek ve zararlı haşarat üreyecektir. Önlem olarak sinek ilacı ile mücadele edilecek, mevcut suların da haşarat ilaçları ile zehirlenmesiyle kalan tüm canlılar ölecektir. En korkunç tehlike de bu sineklerin ve su pirelerinin sıcak su içinde virüs ve bakterilerin daha hızlı bir şekilde üretmesi ile TİFO-KOLERA-VEBA-SALMONELLA-MALTA HUMMASI-SARILIK-DİZANTERİ-AIDS- gibi dünya gündeminde olmayan virüs ve bakteriler üreyerek çok tehlikeli ve bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkacaktır. Özellikle sindirim sistemi ve kanser hastalıkları görülecektir. Belediyelerin son günlerde kendilerini garanti altına almak için sulara aşırı dozlarda klor katması ile cildi hassas ve klora karşı duyarlı insanların ölüm ve cilt kanserine yakalanma vakaları artacaktır. Şu anda göl, gölet ve nehirlerden alınan su numunelerinde görüldüğü gibi gelen büyük tehlike bilimsel olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaşanacak facianın önlemini almanın mümkün olmadığı açıkça ortadadır. Önlem olarak ilaçlama yapılması ile tüm ekolojik dengeler bozularak, dengeler bozulacak, telafisi ve onarılması mümkün olmayan daha büyük facialara maruz kalınacaktır. Şehirlerde ve tarım alanlarında aşırı su kullanımı nehir ve göllerin yataklarının kuruması ile ayrıca göl, gölet, baraj ve nehirlerin yakınlarındaki aşırı yapılaşma ve sanayileşme ile su kaynakların kirlenmesine büyük seviyede etki etmektedir. Bu kaynakların 10 yıl içinde kullanılamaz halde bir zehir ve hastalık üreten bataklık haline geleceği net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Aşırı şehirleşme ile dere yataklarının yok edilmesi, su kaynaklarının yok edilmesinin en büyük sebeplerinden biridir. Dere yatakları nehir ve gölleri doğal olarak beslemektedir. Şehirleşme ve aşırı kentleşme ile şehir yakınlarındaki derelerde kimyasal kirlilik oluşmuştur. Su yataklarının yerlerinin değiştirilmesi dere ve akarsu yatakları üzerinde yaşayan, ekolojik dengeleri koruyan bitki ve hayvan gibi canlıların yok olmasıyla suların daha fazla kirlenmesine sebep olduğu bilimsel bir gerçektir. Bu yatakların kuruması ve kirlenmesi ile mevcut olan yer üstü ve yeraltı su kapasitesi tükenmektedir. Bu sebepten dolayı ayrıca yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının kirlenmesiyle, sularda kimyasal ve biyolojik kirlilik oluşması nedeniyle mevcut olan su kaynakları da hızla kullanılamaz duruma gelmektedir, Su konusunda ülkemizde kısa önlemli çözümler bugün büyüyen sorunların da nedenini oluşturmuştur. Bu projelere Türk halkının vergilerini vererek, halkın paraları böyle bilgisizce yapılan projelere dökülerek adeta Türk halkının yaşam kaynaklarını tehdit eden bir mantık oluşmuştur. ( Örnek kaynak olarak 500 milyon USD para harcanarak Türk halkını hiçe sayan zihniyet hangi bilimsel rapora dayanarak bu projeyi yapmıştır? Bu yapılan uygulama vatanseverlikle bağdaşmamaktadır. Ayrıca doğa katliamına yol açtığı açık ve bilimsel olarak ortadadır. Örneğin Mogan gölünün su ve toprak yapısı milyonlarca yılda oluşmuştur. Bu organik, kimyasal ve biyolojik yapıda yaşayan su canlıları ve bölgede yaşayan bitki ve diğer canlılar, bu su bileşimine uyarlı olarak yaşamaktadırlar. Kızılırmak suyunun bu doğal göle pompalanması ile Kızıldağ daki aşırı derecede madensel izotop ve radyoaktif elemanlar ile mineral kaynaklı sülfat ve ağır metal alyonları ve partikülleri içeren suyun göle verilmesi ile göl havzası içinde yaşayan tüm canlıların, mikro organizmaların ekolojik dengesi bozularak yok olmalarına neden olunacaktır.(Moğan gölü ile Kızılırmak suyu yoğunlukları arasındaki fark bu bilimsel bozukluğu net bir şekilde ortaya koyar.) örnek olarak Sibirya’da -70 derecede yaşayan insanın Arabistan’da zorla yaşaması gibi su ve doğal yaşam canlıları da aynı duruma itilmiştir. Bu yetmediği gibi Kırşehir ve Samsun Bafra ovasına dökülen Kızıl ırmağın tüm nehir boyu yatağının yok olacağı bilimsel olarak açıkça ortadadır. Bu yapılan yanlıştan dolayı Kızılırmak üzerindeki tüm tarım alanları çölleşecektir. Ayrıca nehir havzasındaki su debisinin düşmesi ile fizik kurallarına göre nehir yataklarındaki kumcuklardaki su basıncının azalması sonucu bunların yeraltı havzalarına çekilmesi ile ayrıca kumcukların da havza boyunca açığa çıkarak hızlı şekilde ısınması ile aşırı derecede buharlaşma sonucu mevcut su yapısı % 70 azalacaktır. Başka bir deyişle alınan su miktarı ile nehir havzasının 2010 yılında kuruyacağı açık şekilde ve de bilimsel olarak ortaya çıkacaktır. Kızılırmak’tan su alınmasına devam edilmesi ile 2008 Eylül ayında bu nehir SOS verecek ve bilimsel haklılığımız ortaya çıkacaktır. Bu raporun gerçeklerinin Eylül 2008 yılında ilk belirtisi ortaya çıkacak ve 2009 yılı yaz aylarında bu havza üzerinde özellikle Bafra ovasındaki çiftçiler tarafından susuzluk ve tarım alanlarının zarar görmesinden dolayı büyük bir karmaşa ve kargaşa yaşanması beklenmelidir. Devletimizin siyasi yöneticileri tarafından bu su havzasından alınan suyun derhal durdurulması talimatı verilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde Kızılırmak havzası bölümündeki tüm tarım alanları yok olacaktır. Geleceğin en önemli tarım ve gıda sektörünü bitirmeye, o bölgenin çiftçisini perişan etmeye ve Türk halkını açlık tehlikesine itmeye kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca Kızılırmak nehri zaten Küresel ısınmadan dolayı tehlikeye giren başlıca su kaynağımızdan biridir. Hızlı bir şekilde yok edilmesine, kim ve kimler, hangi rant çevreleri önayak olmuştur? Kızılırmak havzası üzerinde yaşayan balık, kuş gibi tüm doğal yaşam tehlikeye atılmıştır. Dünyada yalnız Ankara halkı yaşamıyor. Tüm dünya çevrecilerinin dikkati yapılan bu yanlış uygulama üzerine çevrilecek ve Türkiye olumsuz bir hedef gösterilecektir. Şu anda 132 üniversite uzmanları tarafından bu konu üzerinde çok geniş çaplı, BM destekli bir soruşturma ile birlikte doğal yaşamın kurtulması için bilimsel bir çalışma başlatılacaktır. TBMM’nin bu konuya ivedi olarak el koyması gerekmektedir. Koymadığı takdirde BM tarafından TBMM nin doğal yaşamı korumadığı ve ekolojik dengelerin bozulmasına siyasi olarak göz yummasından ötürü tüm dünya çevre örgütleri tarafından kınanacağı bilinmelidir. Kızılırmak havzası üzerinde bulunan tüm sanayi tesislerinin kapatılması gerekmektedir. Ayrıca köy ve kasabaların atık suları bu su havzasına bırakılmaktadır. Anakara’lıların bu suyu içmesi ile su debinin küresel ısınmadan dolayı düşmesi ve su ısısının yükselmesiyle ayrıca çok değişik çaplı bakteri ve virüslerin üreyeceği açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ne yazık ki elde bulunan doğa harikası Moğan gölü böylece bir bataklık ve zehir çukuru haline gelecektir. Türkiye’de AVEDAS grubu olduğu müddetçe artık hiçbir su havzasından boru hattı ile su alınmaması hedefimizdir. Biz su alınmasına asla karşı değiliz, Su, insan ve şehir yaşamı için temel ihtiyaçtır. Ancak su bilimsel bir sistemle alınır. Yalnız alınacak nehirlerin ve dere yataklarının denize aktığı bölgeden sağlanması en uygun yöntemdir. Türkiye’de yapılan uygulamaların tümü yanlıştır. Sular nehir ve derelerin ana ve başlangıç kaynak havzalarından alınmaktadır. Bu yapılan yanlış uygulama bölgenin tüm ekolojik dengelerini bozmakta, tüm bölge canlılarının nesilleri kaybolmaktadır. Bu dünya geleceği açısından çok büyük bir sorundur. Bu uygulama ile kaynak başlarından alınan suların, su havzalarının kurumasını hızlandırması kaçınılmazdır. Sonuç olarak TBMM’nin acil önlem paketi şeklinde tüm dere ve akarsu kaynaklarının başlangıç noktalarından su alınmasını acil olarak yasaklatması gerekmektedir. Mevcut durumda DSİ ve EPDK tüm kaynak akarsularımızı pazarlamıştır. Bu imkânları dağıtmadan önce çevresel olarak bilimsel bir rapor çerçevesinde bölgenin ekolojik dengeleri bozulmadan acil olarak hidroelektrik ve su tutma için gölet ve barajların yapılmasını sağlamalılardı. Bu konudaki araştırmalar göstermiştir ki elektrik üretimi için verilen lisanslar, basit ve çağ dışı bir yaklaşımla geleceğin beyaz petrolünün önemi bilinmeden dağıtılmıştır. EPDK kendi başına bir yönetim ve adeta bir diktatörlük kurarak, Tarım Bakanlığını da hiçe sayarak bölgelerin su ve tarım politikasına ilişkin geleceklerini riske etmektedir. EPDK’nın acil olarak Tarım Bakanlığı ve DSİ ile birlikte hareket etmesi gerekmektedir Baraj ve göletlerden üretilecek elektrik için yapılacak barajların sulama yolu olması için DSİ, Tarım Bakanlığı ve Çevre ve Orman Bakanlığı ile birlikte koordine içinde proje yapması en akılcı yöntemdir. Lisans alan firmalara akarsu havzalarında elektrik üretme lisansı verilirken öncelikle santral önüne bir baraj kurdurma şartının konulması gerekmektedir. Lisans sahibi elektrik üreten firmalar, ülkenin kaynağını kullanarak ülkenin halkına enerji satıp para kazananlar, bu su kaynağını ve gelecekte tarım ve gıda üretimine esas olan su kaynaklarını en iyi derecede değerlendirip korumaları gerekmektedir. TBMM’nin acil olarak EPDK nın vermiş olduğu lisansların iptali yönünde tedbirler aldırarak, DSİ ve Tarım Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Üniversiteler ile birlikte çalışarak bu kurumların, 200 yıllık su kaynaklarının kullanılması ve korunması için en iyi değerlendirme projelerini yaptırması gerekmektedir. Altını çiziyoruz, su ve tarımımızın geleceğinin korunması için verilen lisanslar üzerinde baraj ve göletlerin yapılma şartı esastır. Bu baraj ve gölet önlerinden alınan suların tarım alanlarında kullanılması için sulama kanalet işlerinin yapımı ve işletmesinin de lisansör firmalara yüklenmesi tarım geleceğimiz için zorunludur. (Sulama projeleri için enerji üreten firmaların da gereken projeleri yaparak, bunun maliyetlerini köylülerden taksitlere bağlayarak ve su satışı yaparak karşılayabilirler.) Tarım sektörü bu hizmete severek razı olacaktır. Dünyada bu uygulamanın birçok örneği bulunmaktadır. Tarım alanlarına su verilerek, damlama ve yapraktan sulama esaslı proje ve teknolojilerin hayata geçirilmesi ile az su sarfiyatı yapılacağı gibi daha verimli ürün alınması söz konusudur. Enerji yatırımı yapan sektör yatırımcılarına baraj gölet ve tarım sulama projelerini şart koyarak, bu yatırımlarda devletimizin ayrıca su satışından %40 gibi bir bedeli alarak gelecekteki su yatırımları için bir kaynak oluşturması planlanabilir. TBMM’nin acilen bir yasa çıkararak, Türkiye’nin 200 yıllık su projelerinin ve eldeki mevcut kaynakların korunması için bir komisyon oluşturması gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde 5 yıl içinde tüm su kaynaklarının tükeneceği bilimsel bir gerçektir. Küresel ısınma bir büyük tehlike olduğu kadar, en önemli konulardan birisi aşırı kentleşme ve sanayileşme ile tüm su kaynaklarımızın kimyasal ve biyolojik kirlilikten dolayı 10 yıl içinde kullanılamaz duruma geleceğidir. Yapılan araştırmalar neticesinde bu vahim durum açık ve net bir şekilde görülmektedir. Suları kirleten ve su kaynaklarını yok eden belediyeler ve sanayi tesisleridir. Belediye çöpleri, kimyasal ve biyolojik atıkların gömülmesi veya yakılması sonucunda mevcut yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının aşırı derecede biyolojik ve kimyasal kirliliğe uğratıldığı bilimsel olarak tespit edilmiştir. Çevre ve Orman Bakanlığı ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Belediyelerimiz bu konuda hiçbir proje ve teknoloji geliştirmediği gibi ülkemizin ve halkımızın vergilerini çağ dışı teknolojilere sarf ederek, Türk halkını aldatarak Türk halkının geleceğini tehlikeye atmışlardır. TC Hazinesini Milyarlarca Dolar borç batağına sokarak, hurdalık teknolojilerini ithal ederek, daha fazla insan ve doğa katliamına yol açtıkları yine bilimsel olarak ortadadır. Yapılan bilimsel araştırmalarda, TÜBİTAK, DPT, DTM, Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı bürokratlarının bu katliama kolaylık sağladıkları esefle saptanmıştır. DPT ve TÜBİTAK’ın gelişen dünya teknolojilerini göz ardı ederek, hiçbir proje geliştirmeyerek, siyasi rant savaşı veren Belediyelerin yaptıkları projeleri onaylamışlardır. Bu projelerin ileride nasıl bir sonuç ve ülkeye ne zararlar vereceği araştırılmadan onay verdikleri için başta onlar olmak üzere konuyla ilgili tüm kurumlar suçludur. Bu kurumları TBMM’nin yeterince denetleyemediği, bunları Avrupalı banka ve firmaların yönettiği açık bir şekilde ortadadır. ( Kaynak: Avrupalı bankalardan finans sağlayarak, çağ dışı teknolojileri rant ve çıkar ilişkisi olan belediyelere 10.000 Dolar etmeyen, Ostim Sanayi Sitesinde çırakların bile üretebileceği çöp işleme tesislerine 6 Milyon Dolar vererek satın alanlar, borçlanan devlet, bu alımlara onay veren kurumlar ve kurulan tesisler) Bu hırsızlar ve çıkar savaşı veren çetelerin yeni düzeni üzerine edinilen bilgiye göre bunlar Türkiye’de 10 adet tehlikeli katı atık yakma projesine hazırlanmaktadırlar. Şahsım, yaşadığım sürece 1 kğ ağırlığında ne atık gömdüreceğim, ne de yaktıracağım, ne de sözüm ona geri dönüşüm yapan ‘katil’ tesislerde işlettireceğim. Ayrıca şu ana kadar yapılan tüm anlaşmaları iptal ettirerek, soruşturma açtıracağım. Dünyada ve Türkiye’de yalnız bürokratlar yaşamamaktadır. Hiç kimsenin doğayı ve insanlığı yok etmeye hakkı yoktur. Bu Devlet de olsa BM Çevre Örgütünü, dünya çevrecilerini ve bilim adamlarını karşısında bulacaktır. Bu sorun yalnız biz bilim adamlarının sorunu olmayıp tüm dünyada yaşayan karakterli ve çocuklarının geleceğini düşünen, bir sineğin canını dahi incitmeyecek insanların sorunu olmuştur. Başka gideceğimiz dünya ve vatan yoktur. Bundan dolayı toplamı 11 milyon sayfa tutan bu araştırma raporlarının ve gelişen teknolojilerin ve önlemlerin dünya geleceğimiz açısından çok büyük önemi vardır. 7 yıl boyunca yaptığım araştırmalarda tüm su kaynaklarımızın kuruma aşamasına girdiği ve doğal yaşam ortamları ile bitki ve canlı nesillerinin kaybolmakta olduğunu gördüm. Bu saatten sonra önlem alsak bile en erken 20 yıl içinde bu kirliliğin ve yapılan yanlış yatırımların düzeltilmesinin ancak %20 sini telafi edeceğimiz anlaşılmıştır. Şayet 2008 yılı içinde dünya genelinde AVRASYA AVEDAS Entegre projeleri devreye sokulmadığı ve uygulanmadığı taktirde, tüm dünya tarihi önünde Dünya ülke yöneticilerinin insan ve doğa cinayeti suçu işledikleri sabit olarak görülecektir. Dünyayı yönetenler tarih sayfalarına suçlu olarak, küresel ısınmadan dolayı geçmiş olup, bilinçlenen dünya tarihinde ilk sayfalarda baş sorumlular olarak anılacaklardır. Devletimizin hemen harekete geçerek, şu ana kadar yapılan arıtma su tesislerini, çöp işleme tesislerini TBMM’ de kurulacak bir komisyonda araştırtması ve izin verilmiş olan yanlış, eskimiş teknoloji ve projelerin iptal edilmesini ve sorumluların cezalandırılmasını sağlaması gerekmektedir. Kurulan göstermelik arıtma tesislerindeki kirli sular ülkemiz nehir ve denizlerine verilmektedir. Dökülen atık sular da nehir ve deniz canlı nesillerini yok etmektedir. Ayrıca kirlenmiş nehirlerin tarım arazilerinde sulama için kullanılması ile bu alanlarda üretilen kanserojen içerikli gıda ürünlerinin insan sağlığını sarstığı artık bilimsel netliktedir. Su analiz raporlarında bu katliam mevcuttur.( Kaynak: Ankara Belediyesi Bent Deresi ve Ankara su arıtma tesislerinin suları ile sulanan Ankara ovasındaki sebzeler ve tarım ürünlerindeki yüksek seviyede görülen ağır izotoplar insanları kanser hastalığı ve ölüm tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır.) Bu kirlilik tüm Türkiye genelinde aynı boyutlardadır. Rusya Federasyonu Türkiye’den almış olduğu tüm gıdaları bundan sonra üniversitelerin baskısı üzerine kontrol atına sokarak, yüksek kotalar koyarak ithal etme yolunu seçmiştir. Şu anda Rusya Federasyonu Türk tarım ürünlerinin sağlıksız olmasından dolayı ithalatını yasaklamaktadır. Bunca emeğe ve masrafa yazık olmuyor mu? Türkiye genelinde belediyelerin üstünkörü yaptıkları çöp depolama alanlarına gömdükleri çöpler, ülkemizin tüm yeraltı sularını zehirlemiştir. Bunun başlıca nedeni ise son 20 yıldır 3 kuşak elektronik sanayi devriminde aşırı kullanılan telefon pilleri ve kimyasal katkılı atıklar, plastikler ve aşırı ilaç atıkları ile çöpler birer ‘atom bombası’ haline gelmesidir. Çöp gömülü bölgelerde yapılan su sondajlarında milyarlarca M2 alanın yeraltı sularında kimyasal ve radyoaktif kirlilik ortaya çıkmıştır. Bu durum Türkiye genelinde 160 metreye düşen yeraltı su kaynaklarını tümden kullanılamaz duruma sokmuştur. Bu yalnız Türkiye’nin değil, tüm dünya ülkelerinin en büyük sorunudur.(Kaynak ve örnek: Katil tesislerin başında gelen İzaydaş’ın, aldığı tehlikeli atıkları nasıl ve hangi metotla yaktığı ve bölgede katı atık biriktirmesi adı altında atık depoları kurarak, bunları da toprak altına gömerek ağaçlandırma ve çevrecilik maskesi altında yeraltı sularını nasıl kirlettiği göz önündedir. İzmit bölgesinde bacasından çıkan dioksit gazlarındaki partiküller ve radyo aktif elemanların salınımı ile İzmit körfezini nasıl tükettiği açık ve net bir şekilde toprak ve su numunelerinden bellidir. Savcıları göreve davet ediyoruz.) Bu tesisin acil olarak TBMM tarafından soruşturmaya tabi tutulması hayati önem taşımaktadır. Tesislerin çevresinden su sondajları yapılarak ve köylülerin açmış olduğu su kuyularından su numuneleri alınmalıdır. Ayrıca İzmit körfezine akan derelerden ve İzmit körfezi deniz suyundan TBMM Çevre Komisyonunun oluşturacağı Heyet tarafından alınacak su numuneleri ve bölgelerden alınacak toprak numunelerinin acil olarak Rusya Federasyonu SOYUZ ve USA NASA laboratuarlarında analiz ettirilmesinde fayda vardır. Çıkacak sonuçta bölgeyi kaybettiğimiz açık ve net bir şekilde görülecektir. Bölgede kadınlarımızda görülen rahim hastalıkları, çok sayıda doğum düşükleri ve bebek ölümleri alarm düzeyindedir. Bunun sebebi de söz konusu tesisin çevreye yaydığı kirliliktir. Hayvanlarda da bu görülmekte, bölgede yaşayan tavukların yumurtalarında bile rastlanan kırmızı lekenin tavuklarda rahim kanseri olduğunun işaretini verdiği yine bilimsel bir gerçektir. TBMM bu ülkenin hiçbir laboratuarına ve kurumlarına güvenmesin, bu kurumlarda zaten tam analiz yapacak bir düzen bulunmamaktadır ve ayrıca çıkan sonuçlar bazı kurumlar ve rant ilişkileri için saklanmaktadır. Bundan dolayı analizler ve soruşturmanın kamuoyu önünde bağımsız 7 araştırma laboratuarı tarafından yapılmasını öneririz. (Avrupa’daki anlaşmalı laboratuarlar bir yalan ve hırsızlık çarkı üzerine kurulmuş olup, Türkiye devleti bu yolla her yıl 2 Milyar € gibi inanılmaz bir bedel ödeyerek soyulmaktadır ve anılan laboratuarların hiçbir analizleri ciddi makamlar önünde geçerli sayılmamaktadır.) Bu çok önemli araştırma analizi önerilen kanallardan yaptırıldığında tüm gündemi işgal edecek ve acı gerçekleri gözler önüne serecektir. Bu arada Tüpraş Rafinerisinin bölgeye verdiği zararlar da açık ve net bir şekilde gün ışığına çıkmış olacaktır. Bu gibi çağ dışı rafinerilerin yeniden çevreci teknolojilerle dizayn edilmesi ile yüksek seviyede çevresel önlemlerin önü açılmış olacaktır. Bu rafinerinin ürettiği akaryakıtların Türkiye’de kullanılması ile su kirliliğine başlıca sebep oluşturan tesislerden biridir. Bu akaryakıtların genetik analizleri ayrıca Türkiye Akaryakıt ve Kaçakçılık Raporunda tam detayları ile verilecektir. Ülkemizde bu raporda görüleceği gibi tespit ve belgeli 280 milyar USD uluslararası akaryakıt ve gaz kaçakçılığı yapılmaktadır. Bu kaçakçılığı 15 yıldır yapanlar Rusya Federasyonunda uygulandığı gibi 100 kat ceza ödeyerek, şirketlerini Türk halkına devredeceklerdir Türkiye genelinde deri sanayinin kullandığı ‘krom içerikli atıkların’ gelişi güzel istiflenmesi sonucu yağmur suları ile Marmara Denizine, İstanbul ve Kocaeli içme suyu barajlarına akıtılarak insan sağlığını çok kötü şekilde tehdit ettiği gibi bu atıkların yağmur suları ile yeraltı sularını da bitirdiği bilimsel bir gerçektir. Mersin Kazanlı Soda Sanayi tesisinin deniz ve bölge derelerine ve bölge yeraltı sularına ve tarım alanlarına vermiş olduğu zararlar tespit edilmiştir. Deniz dibindeki kum ve deniz dibinden 30 cm üstü alınan su numunesinde Mersin körfezi büyük bir tehlike altına girmiş ve bölgede yaşayan tüm canlıların kansere yakalandığı görülmüştür.(Kaynak: Mersin Kazanlı bölgesinde yaşayan halkın % 30’u kanser hastasıdır.) Bölge tarım ürünleri yüksek seviyede kanserojen ihtiva eden ürünlerden oluşmaktadır. Bu raporların uluslararası kamuoyuna verilmesi ile Mersin’den yaş sebze ve meyve ihracatının otomatikman durması söz konusudur. İskenderun ve Gebze körfezi, İskenderun Demir Çelik kompleksi ve bölgelerde kurulu demir çelik fabrikaları ve Ark Ocaklarının 25 yıllık çalışmaları incelenmiş, Rusya Federasyonu Ukrayna Çernobil bölgesi demir hurdaları ve Irak savası sırasındaki radyo-aktif içerikli demir hurdalarının bu bölgelerde eritildiği saptanmıştır. Bölge topraklarında yeraltı ve yer üstü suları da yüksek seviyeli alarm durumundadır. Bölgede radyoaktif ve kanserojen etkili kimyasal partikül atıkları, tüm Hatay ve Çukurova bölgesi su kaynaklarını ve tarım alanlarını zehirlemiş ve buraları onarılması mümkün olmayan duruma sokmuştur. Bölgede görüleceği gibi Amanos ormanlarının rengi yeşilden sarı renge bürünmüş, bölgedeki tüm ot bitkilerinin binlercesinin nesli tükenmiş ve ormanlar hızlı bir şekilde kurumaya yüz tutmuştur. Osmaniye ile Ceyhan’ın Akdeniz’in en büyük yeraltı su havzası olduğu uydudan çekilen yeraltı ‘emar’larında görülmektedir. Bu bölgede kendilerine milliyetçiyim diyenler oy ve rantları için yüksek seviyeli kirlilik veren OSB’ leri tam olarak Çukurova ve Hatay su havzalarının ortasına kurdurmuşlardır. Bu parti liderlerinin Yüce Divana verilmesi gerekmektedir. Ayrıca Ceyhan BOTAŞ BTC boru hattı depolarına bağlı olarak hiçbir önlem alınmadan ve bilimsel metotlarla yapılmayan, savaş sırasında ilk uçurulacak ve güvenliği olmayan ucuz basit sistemlerle bir terminal kurulmuştur. Bu terminale inen petrol 2000 km lik yoldan gelirken, petrol içinde bulunan radyoaktif elemanlar sürtünme ve akışkanlıkla, yüksek dozlarda yeraltındaki radyoaktivite ile birleşerek daha büyük bir radyoaktif kitle oluşturmaktadır. Bu da ham petrollerin açık ve kurşun paladyum ile izole edilmeyen, gelişi güzel yapılan 100 yıl önceki teknolojilerde depolanması sonucunda tüm Çukurova’nın yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını radyoaktif sızıntı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Öte yandan bunu bilen üniversiteler hangi cüretle raporlar vererek bu katliamın önünü açmışlardır! Bu boru hatları ayrı bir konudur, geçtiği yerlerin bölge yeraltı sularını yok ettiği gibi tüm boru hattının yakınında yer alan tarım alanları radyoaktivite tehdidi altına girmiştir.(Kaynak: Gürcistan BTC boru hattı aylık toprak analiz radyoaktif testleri bunu ortaya çıkarmıştır.) (Çözüm: GPCT-AVEDAS Özel paladyum kurşun ve özel agrega izolasyonlu ses ısı ve radyoaktif geçirmez özellikli boru yalıtım sisteminin Patent ve ‘Know how’ u sahsımın şirketlerine aittir. Bu sistemde kullanılacak agreganın ve polimerin yalnız TC Avedas Tesislerinde üretilmesine izin verilmiştir. Bu buluşun Patent değeri 100 Milyar € dur. Tüm dünyadaki petrol firmaları çevre baskıları nedeni ile zamanla çevresel raporlar çıktıkça, petrole zam ve maliyet getiren Petrol şirketleri ve devletler bu teknolojiyi satın almak zorunda kalacaklardır. Tabiatıyla yapacakları yatırımları petrol fiyatlarına ekleyeceklerdir. 2010 petrol varil fiyatı 300 $ olacaktır, bu rakam minimum seviyedir. (Belki yine güleceksiniz ama bu bedeli çocuklarınız ve siz ödeyince göreceğiz.( Akaryakıt alamaz duruma gelince otomobil yerine bir bisiklet dahi bulamayacaksınız) … Ceyhan tarım bölgesi ve yer altı su kaynakları üzerinde halen rafineri lisansı izni veren EPDK yöneticilerinin acil olarak ‘vatan hainliği’ ve çevre katliamına yol açmak suçlarından yargılanması gerekmektedir. Şahsım bu dünyada yaşadıkça, o bölgeye hiçbir petrokimya ve rafineri tesisi kurdurmamak için mücadele vereceğim, ama BM Bilimsel Çevre Örgütüne ve özel olarak kurduğum bilim gurubuna verecekleri yüksek seviyeli bir projeleri varsa gereken izinleri almalarına memnuniyetle yardımcı olurum. Biz sanayinin gelişmesine karşı değiliz, ama para kazanan enerji yatırımının öncelikle çevreci ve ileri teknoloji içeren bacasız, katı ve sıvı atıksız olması gerekir. Doğada bir sinek, bir arı ölürse buna karşıyız. (Bu ülkemin asil insanlarının ölüp gitmesine, gelecek nesillerin tarım toprağının ve suyunun yok olmasına göz yumamayız. O bölgede işi olmayan, sadece deniz kenarında 3 beş balık avlayarak ailesini beslemek için balık satarak geçimini sağlayan veya o balığı gıda diye evine götüren balıkçının, balığının neslini yok edenler sorumludur. Bu katliama izin veren ve bu çevre katili tesislere çalıştırma ruhsatı veren Çevre ve Orman Bakanı ve Sanayi ve Ticaret Bakanından hesap soracak kadar da güçlüyüm. Ciddi devlet adamları gibi bilim ve bilgi doğrultusunda hareket etme zorunda kalacaklardır.(Önlem: Acil olarak Yumurtalık Enerji Santralının işletmesinin durdurulması zorunludur, zira deniz suyundan soğutma yaptığı için körfezdeki tüm balık ve canlı nesli yok olmaktadır. Ayrıca su atığı ve baca gazları yeraltı sularını, denizi, bölge tarım alanlarını kurutmaktadır. (Kaynak: Bu tesislerin kurulması ile Ceyhan buğdayı genetik olarak değişim göstermiş ve buğdaylarda başak sayısı ve başaktaki tane adedi % 50 ile son 3 yıl içinde düşüş göstermiştir.) Bu tehlike henüz 3 yıllık veridir, her yıl kademeli olarak ilk yıl % 5, 2. yıl % 20, 3. yıl % 50 olarak bilimsel çerçevede tespitlidir. 2008–2009 yılları bu oran % 60–70 olacak, 10 yıl içinde bölge tarım, su havzası ve İskenderun körfezinin denizi doğal olarak tükenecektir. Bu tesislere izin vermemekte direnen, asli görevini yapan DSİ ve Tarım Bakanlığını dinlemeyen Parti başkanlarına ve eski Başbakanlara, rant oluşturmak ve bu iki saygın birime baskı uygulamaları zannıyla Cumhuriyet Yargıtay Başsavcılığı acil olarak dava açmalıdır. (Burada asıl suçlular Çukurova Üniversitesi bilim adamlarıdır. Aslında bu doğa cinayetine izin veren bilim adamlarının görevden alınması, bu üniversitenin ağır şekilde cezalandırılması ve hatta lisansının alınması gerekmektedir.) Biz ve gurubumuz üretime asla karşı değiliz; az üretim, ürün satışının yüksek fiyatlı olması ve çevreci üretiminden yanayız. Amacım şudur: ülkem çelik üretmesin, proje üreterek kağıt ile bilgi ve teknoloji üretimi satsın. Medeni ve gelişmiş ülke olmanın en başında gelen sistem budur. (Kaynak: Alman Siemens ve Dorch Group için Alman devletine zamanında nasıl yazmışsam, yani ‘sizin gücünüzü satın alırım,’ demek bir teknolojik güç ve devrimdir.) (İşte Türkler artık güçlüdür. Türkleri güçsüz gösteren, bilime saygı göstermeyen, teknoloji ve proje üretenleri engelleyen ve insanını hırsız gören Hükümetler ve sistemdir.) Bu sistemden alacağım ‘Know how’ ve patent ücretleri ile bu sistemi besleyen kaynakları, grubum tüm birikimini, bu haksızlıkları ve geleceğimizi yok edenlere karşı açacağımız hukuksal savaşa halkımız adına harcayacağımızı ayrıca bildiririm. Türkiye’nin 81 il, ilçe, kasabası, köyünün sanayisi incelenmiş ve yapılan çevre katliamı tek tek belgelenmiştir. 20 yıl içinde yapılan sanayi tesisleri ve kurulan yerleşim merkezleri tüm doğayı bitme noktasına getirmiştir. SSCB’nin 80 yıllık uçak fotoğrafları elimdedir. 1930 uçak fotoğrafları ile göl, gölet ve dalyanlar üzerinde yaşayan kuş nesilleri belgelidir. Son 22 yılın Türkiye uzay fotoğraflarında Türkiye’nin her metrekaresi SOYUZ arşivlerindedir. Ülkemiz rant ve siyaset çıkarları uğruna peşkeş çekilmiş, kısa önlemler ve bilinçsiz olarak kentleşme ve sanayileşme yapılmıştır. İstanbul su havzaları 22 yıl önceki foto ve görsel filim kasetlerinde görülen su ve orman bölgeleri talan edilmiş, su kaynakları ve dereler üzerinde semtler kurulmuş, tarım alanları yok edilmiştir. Bu görüntüler Türk halkına verilecektir. Bu bölgeler de villalarında yaşayan işadamlarının Türk halkının su kaynaklarını kirleten villaları görsel olarak halkımızın bilgisine sunulacaktır. Tarihi olarak her Başbakan ve Belediye Başkanı dönemine ilişkin ayrı ayrı belgesel filmler hazırlanmıştır. Akdeniz ve Ege sahillerinin bu raporda verilmesi turizmimizin geleceği için sakıncalıdır. Bu rapor gizli ve özeldir. Akdeniz ve Ege sahil bandına ait, uzay üssü NASA ve SOYUZ üzerinden çekilen kirlilik ve kimyasal, biyolojik haritalar mevcuttur. Bu kirlilik tüm turizm sistemini 1 günde açıklanacak raporlarla bitirir. Bu bölgelerdeki atık su arıtma sistemleri denize verilmektedir. Bölgedeki yerleşim merkezlerinde çoğunlukta olan oteller atıklarını fosseptik çukurlarına verdiği için yeraltı sularını öldürmekte, ayrıca bu kirlilik denizlere sızmakta olup turizm bölgelerini perişan etmektedir. Öte yandan turizm bölgelerine hızlı bir şekilde kimyasal sanayi tesislerinin kurulma izinlerinin verilmesiyle, bu sıkıntı her geçen gün daha büyük kirliliğe neden olacaktır. Belediyelerin orman ve su kaynakları olan doğal dere yataklarında çöp depolama tesisleri kurarak, dere yataklarında yapılan bu çöp depoları sızıntı ile yeraltı sularını kirlettiği açık ve net olarak ortadadır. Bu su kirliliği bölgenin içme sularını kirlettiği gibi denizlere de çok büyük zarar vermektedir. Bu işin çözümü su işleri ile ilgili tüm yetkilerin ‘Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlanmasıdır. Bu uygulamanın ivedilikle gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Su üzerindeki tüm haklar için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı’nın birlikte karar vermesi gerekir. Deniz Müsteşarlığı’nın, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı uhdesine verilmesi gerekmektedir. Su, beyaz petroldür; toprak ve tarım yaşamın anahtarıdır. Bu anahtar olmaz ve çalışmazsa yaşam cennetinin tüm kapıları kilitli kalır. Su geleceğin gıda ürünüdür, bu ürün insanların, hayvanların ve bitkilerin yani doğanın yaşam kaynağıdır. Ayrıca Ormanlar üzerindeki tüm yetkiler, Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan çıkarılarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlanmalıdır. Çevre Bakanlığı yalnız Bakanlıkları ve kirliliği denetlemelidir. Örnek vermek gerekirse Mersin bölgesi tamamı ile sanayileşme ve kanalizasyon atıkları ile harap edilmiştir. Antalya bölgesi orman sahaları hızlı bir şekilde Turizm sektörüne açılarak ormanlar yok edildiği gibi ayrıca orman ve mera dışında görülen atıl gibi görünen kurumuş dere yataklarına turizm yatırımları yapılarak hızlı bir şekilde betonlaşmaya yol verilmiştir. Turistik oteller, şehir dışlarında kanalizasyon sistemlerine uzak olduğu için otellerden çıkan tuvalet ve deterjanlı su atıkları fosseptiklere verilmekte, bu da bölgenin yeraltı su kaynaklarını kirletmektedir. Ayrıca bu oteller bölgesinde bir yandan atık suyu fosseptiklere verilmekte, foseptik çukurlarından süzülen suları ise otellerin tekrar artezyen suyu olarak kullandıkları ortadadır. Otellerden alınacak kullanma suyu numunelerinin tahlili sonuçlarının basına sızdırılması, bir anda turizmimize büyük darbe vuracaktır. Bu kirliliği yapan özellikle de 5 yıldızlı otellerdir. Yapılan araştırmalarda marina ve limanlardaki deniz taşıtlarının, sintine ve atık motor yağlarını denize bıraktıkları bilinmektedir. Binlerce yat ve balıkçı teknesi ve kayıklarının hiç birisinin yağ ve çöplerini nereye bıraktıkları belli değildir. Ne bir belge, ne bir kayıt, ne bir deniz taşıtları atık pasaport sistemi vardır. Tüm sahiller zift ve katran tabakası ile kaplanmış, böylece de milyonlarca canlı nesli yok olmuştur. Bu rapordaki çözümlere uyulmadığı zaman, özellikle otelleri olan ülkeyi yönetenlerin otellerine bir tek turist dahi gelmeyeceğini net bir şekilde bildirmekteyim. Rusya Federasyonu’nda olduğu gibi nasıl Türk malı sebze ve meyve girişi yasaklanmışsa, yarın vatandaşlarının sağlık güvenliği nedeni ile Türkiye’ye turist de göndermeyeceklerdir. Bu sorun kapımıza dayanmıştır. Bugün yarın da bu sorunun patlayacağı bellidir. Türkiye dünya kamuoyuna kendini çevre tedbirleri alarak göstersin, çevreci bir ülke olduğunu cesaret verici büyük yatırım ve projelere başlayarak dünya milletlerine çevrecilik dersi versin. Artık uykudan uyanmalıyız, turizm için gelen bu tehlikeyi biz biliyoruz, şu an bu konu ile ilgili olarak Rusya federasyonunda basın kanalı ile haberler yapılmaktadır. Ege bölgesi, araştırma raporlarında Büyük ve Küçük Menderes ile Çine Çayı’nın kirlilikten kuruma durumuna geldiği tespit edilmiştir. Artık bizim yaptığımız analizler ve araştırmalar bu ülkede bir var sayım olarak görülecektir. Öncelikli olarak bizler sanayi düşmanı değiliz, fakat çevreyi yok edenlere karşı savaşan bir gurubuz, Manisa Sanayisi Arıtma Tesisleri ne yapmaktadır? İzmir ve Manisa sanayileri bir çevre düşmanıdır. Ege’yi yıllarca elektronik atıkları ile yok etmiş ve Türk halkını kandırmışlardır. Menderes nehirleri çevresindeki ve bölgedeki sanayi tesislerinin katı, sıvı ve baca gazları atıkları ile tarım ve su alanları zarar görmüş, artık onarılamaz bir duruma gelmiştir. Bu tesislere izin verenler Türk devletini kandırmıştır. Kimyasal elektronik izotoplar ve atlıklarını bölgede ne yapmışlardır. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, OSB Arıtma Tesisi Sistemi ile ne kadar güzel bir çözüm getirmişlerdir. Bilinçsiz enerji ve sanayi yatırımları bölgeyi zehir saçan bir alana çevirmiştir. Tüm bölgedeki su kaynakları kirlenmiştir. İç Anadolu Bölgesi En değerli bölgelerimiz, su kaynaklarımız ve tarım alanlarımız kurak hale gelmektedir. Tuz Gölü, Seydişehir, Beyşehir, Eğridir gölleri kuruma noktasına geldiği gibi doğal yaşam da bilimsel olarak bitmiştir. Su, dere, gölleri besleyen yataklar ve derelerin uydu fotoğraflarında bu durum belirgin olarak görülmektedir. Ayrıca alınan su numune analizlerinde bölge su kaynakları yok edildiği gibi tarım alanları kaybolmuştur. Kalan tarım alanlarında çevresel kirlilikten dolayı bir daralma başlamıştır. İç Anadolu topraklarında Ph ölçümü 3,5’e kadar düşmüş ve devlet hiçbir araştırma yapmamış ve de önlem almamıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile DSİ raporlarına göre gelişme ve sanayileşme adına siyasi zihniyet gerçekleri umursamadan kararlar vermiştir. Ülkemizin tarım ve su konusunda yetişen uzman kadroları, siyasiler tarafından yıldırılmış, işten ayrılmak zorunda bırakılmış, pasif görevlere getirilmişler ve böylece de işe yaramaz hale getirilerek bir kenara atılmışlardır. Bu uzman kadroların yerine konusunda ehil olmayan insanların getirilmesi çevre, tarım, hayvancılık, teknik vb. alanlarda en büyük felaketlerin oluşmasına sebep olmuştur. Bilim bu çağ dışı ve tarihsel gerçeği göz önüne korkusuzca koymak zorunda kalmıştır. Bu sorun ve sistemler dünyadaki tüm ülkeler için aynıdır. Tarihte dünya ekolojisine en büyük zararı verenler; kazançları uğruna ülke kaynaklarını kirleten, çevresel hiçbir önlem almadan ülkelere kimyasal gübre, tarım ilacı ve genetiği bozuk tohum ithal eden ve üreten sanayi tesisleri ve ticari Kuruluşlardır. Söz konusu tarımsal ilaçlar tüm yeraltı su kaynaklarımızı zehirlemektedir. Türkiye genelinde tarım ilaçlarının üretimi, ithalatı ve kullanımı yasaklanmalıdır. Bu ilaçlar yerine doğal olarak faydalı böcek ve sinek yetiştirilerek, ayrıca genetiği bozulmamış tohumlar ekilerek yeraltı suları ve tarım geleceğimiz korunmalıdır. Konya, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Nevşehir ve Aksaray bölgesinde yeraltı sularının yüksek miktarlarda çekilerek tarım alanlarında kullanılması ile bölgedeki göllerin su kaynakları hızlı bir şekilde azaldığı gibi göller beslenememektedir. Ayrıca tarım toprakları aşırı serbest su bırakma sistemi ile sulandığı için, topraklar güneş ışınları(ultraviyole) alarak etkilenmekte ve su mercek vazifesi görerek topraklarda aşırı tuzlanma ve çölleşme yaşanmaktadır. Yeraltı su seviyeleri hızlı bir şekilde her yıl 3–10 metre arasında düşmektedir. Bu çok büyük ve giderilmesi mümkün olmayan bir sorundur. Ayrıca Kayseri bölgesindeki hızlı sanayileşme ve maden işleme tesisleri, çay ve derelerin sularını kullanarak ağır ve zararlı metalleri tekrar bu çay ve derelere vererek ile nehir, göl ve yeraltı sularını daha fazla kirletmektedirler. Yetkililer acil olarak bu madenleri işleyen firmaların su kullanımını yasaklamalıdır. Ancak suyu geri dönüşümlü arıtma sistemi ile kullanmaları halinde işletmelerine müsaade edilmelidir. Rusya, Çin ve Avrupalı firmalar artık işin püf noktasını bulmuşlardır. Bazı Türk firmaları işlenmiş maden konsantresi ile uzun vadeli anlaşma yapmaktadır ve bunlar kayıt altındadır. Avrupalı ve Uzakdoğu firmaları, Türk firmalarını kullanarak anlaşma gereği devlet düzeyinde bağlantılar yapmakta ve maden ihracatı adı altında Türk devletini bu firmalar zora sokmaktadır. Bu anlaşmaların altına Türk yetkililerine imza attırarak ülkemizi bir çevre katliamına itmektedirler. İşlenmiş maden olarak satılan bu madenler istihdam yaratmadığı gibi, getirdikleri sözde ekonomik yararların milyar katı fazlası ülkemize ve geleceğimize zarar vermektedir. Maden firmaları özellikle krom, altın ve değerli madenleri akarsu, çay ve dere kenarlarına kurdukları çağ dışı tesislerinde öğütme, yıkama ve kurutma işlemlerinde kaynak sularımız kullanılmaktadır. Hiçbir filtre sistemi olmadan milyarlarca m3 suyu kirletmesinin yanında Kızılırmak gibi değerli nehirlerde ağır metal cürufları ile nehir, göl ve gölet yatakları aşırı kirlenmektedir. Bu sistem tüm yabancı ülkelerin işine gelmekte, bu madenlerin yıkaması ülkemizde yapılarak suyu kirlettiği gibi kalan cürufları doğal ortamı bozmaktadır. Bu madenlerin OSB’lerde kontrol altında işlenmesi ve aynı suyun filtre edilerek dönüşümlü kullanılması ve ayrıca maden cüruflarının yol yapımı veya beton agregası yapımında kullanmasının sağlanması gerekmektedir. Bu cürufların aynı şekilde ihraç edilmesi veya bu cürufların geri dönüşüm tesislerinde ekonomiye kazandırılması için gerekli yasanın acilen çıkarılması gerekmektedir. Ayrıca tuz gölü civarında bulunan dünyanın sayılı yeraltı mağarasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı doğalgaz depolamak için projeler yapmıştır. AVEDAS Grup oldukça bu projeye izin verilmeyecektir. Bu doğal mağaraya doğal gaz stoklanması bölge su kaynaklarını zehirleyeceği gibi bölgedeki tüm tarım bitirilmiş olacaktır. Ayrıca bu yeraltı mağarası gelecekte en büyük gıda deposu olacaktır. Ülkeler, nükleer ve biyolojik savaşlar için korunak ararken, ülkemiz de bu doğal korunağı kirleterek yok eden zihniyet Türk halkına bilimsel olarak cevap vermek zorundadır. AVEDAS Grup’un elinde 130 milyon cins genetiği bozulmamış tohum bulunmaktadır. Bu tohumlar tüm dünya devletlerinden, çöllerden insanların ayak basılmamış bölgelerinden toplanmıştır. Vatikan, AB ve gelişmiş dünya devletleri şu ana kadar 20 Milyar Euro’luk kaynak aktararak Norveç’te tohum saklama bankası deposu kurmuştur. Bu genetiği bozulmamış tohum bankası fikrini ve projesini 13 yıl önce Gürcistan Tiflis’te Avrupalılar bizden çalmışlardır. Bu tohum bankasında 10 milyona yakın tohum toplanmıştır. Bu rakamlar bizim elimizdeki sayının %10’u kadar bile değildir. AVEDAS Grup ile AB devletlerini karşılaştırırsak elimizdeki tohum bankasının değeri 200 Milyar Euro’dur. AVEDAS Grup, Tuz Gölü’ndeki bu doğal mağarayı Aksaray ilinde kuracağı ‘Çevre Laboratuarı ve Teknolojik Bilim Parkı’ için kullanmayı planlamıştır. Burayı dünyanın en gelişmiş ’Tohum Saklama Bankası’ olarak projelendirme çalışmalarına başlamıştır. Bu yapılacak proje, Türkiye için çok büyük önem taşıdığı kadar tüm dünyanın geleceği için daha fazla önem taşımaktadır. Dünyayı kurtaracak olan biz Türkler, yapacağımız 865 projeden 1 tanesi olan ‘Tohum Saklama Bankası’ ile dünyayı sarsacak bir projeyi gerçekleştireceğiz. AVEDAS Grup, planlar, proje geliştirir ve kendi kaynağını yaratarak yatırımını gerçekleştirir. Bu projeye tüm dünya devletleri kendi gelecekleri için ortak olmak zorunda kalacaklardır. Kendi ülkelerinin geleceğini korumak için bu projenin bedelini ödemek zorunda kalacaklardır. Bu projeye katılmayan ülkeye ambargo uygulanarak gelecekte tohum verilmeyecektir. Bu proje Türkiye’de veya Kafkasya’daki Husba dağlarında gerçekleştirilecek elimizde birçok plan ve proje mevcuttur. Bunun için devletimizin, AVEDAS Projelerini tam olarak destekleyerek bu işte başrol oynamalıdır. Güney Anadolu bölgesi Güney Anadolu Aşağı Fırat bölgesi tarım alanları büyük bir tehlike altına sokulacaktır. EPDK-MTA-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Ciner Grubuna vermiş olduğu Şırnak asfaltitlerini bu yüzyılın değerli madeni olan asfaltit kömürü yakarak, enerji üretme iznini hangi kurum ve kuruluş vermiş ise büyük bir insan ve doğa cinayeti işlemiştir. Şırnak asfaltitlerinde 200 ppm uranyum bulunmaktadır. Dünyada bu ham maddeyi çevreci yöntemle işleyecek hiçbir teknoloji bulunmamaktadır. Bu teknoloji kapalı devre ve sentetik petrol üretimi rafinaj yöntemi ile işlenir. Bu alanda AVEDAS GPCT teknolojisi dünyada tektir. Bu asfaltit kömürlerin yakılması ile bölgeye büyük çaplı radyo aktive ve kanserojen etkili partiküller ve kömür külleri yayılmakta, tarım alanlarına zarar verildiğinden bölge 10 yılda tarım yapılamaz duruma geldiği gibi yine bölgedeki baraj, yeraltı ve yer üstü suları çekilecektir. Bu sular Basra körfezine kadar döküldüğünden, tüm Mezopotamya topraklarından geçen suları kirleteceği gibi bölge topraklarını yoğun biçimde etkileyecektir. Ayrıca Suriye topraklarını ve su havzalarını da tehlikeye sokacaktır. Türkiye bu yüzden BM önünde büyük tazminatlar ödemek zorunda kalacaktır. Bu oyun Mezopotamya ve Suriye Müslüman halklarını susuz ve aç bırakma politikası olarak dünya gündemine gelecektir. Yukarı Fırat havzası Gaziantep sanayisi sayesinde tüm çevre kirlenmiş fıstık ağaçları kuruma durumuna geldiği gibi bu bölgede üzümcülük ölmüştür. Ayrıca GAP bölgesinde aşırı, bilinçsiz ve vahşi sulama ile topraklar tuzlanmış ve çölleşmeye doğru gitmektedir. Türkiye suyunu kaybettiği gibi GAP bölgesi tarım alanlarını da kaybetme noktasına gelecektir. 2009 yaz ayında hava sıcaklığı 50 derece üstüne çıkması ile toprağa verilecek’ bırakma teknikli su’ toprak içindeki tuzları buharlaşma ile toprak üstüne çıkaracaktır. Bu tuz bitki köklerini yakarak bölge tarımı 10 yıl içinde bitecek, dünyanın canlı yaşamayan bir çölü haline gelerek bu bölgeden göçler Karadeniz bölgesine akacak, bu bölge paylaşılmaz bölge olacak ve belki de iç savaşların çıkmasına neden olacaktır. Adıyaman bölgesinde yüksek seviyede erozyon görülmekte, bu bölge acil olarak ağaçlandırılmalıdır. Türkiye’nin en temiz toprakları bu bölgede olup acilen bu bölgeye devlet desteği verilerek tarım ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin yasaklanarak bölge toprakları kurtulması için bölgeye organik tarım teşviklerinin verilmesi gerekmektedir. Acil olarak AVEDAS projesi sulama planları devreye alınarak; sera, damlama ve yağmurlama sistemlerine geçilerek su sarfiyatı azalırken, ayrıca toprakların korunması sağlanmış olacaktır. Bölgenin çıplak dağları acil olarak ağaçlandırılarak erozyonun önlenmesi ve bu sayede toprakların bir su deposu olarak kullanılması mümkün olacaktır. Cezaevlerinde yüz binlerce iş gücü hazır beklemektedir. Ayrıca kışlada boş yatan askerlere görev verilerek ağaçlandırma başlatılmalıdır. Üniversiteler ve okullardaki örgencilere acil olarak çevre dersleri konulmalı ayrıca yılda 15 gün örgencilere ağaç dikme çalışmalarında çalıştırılmalıdır. Şayet okullarda şimdiden çevre dersleri konulmasa ülke geleceği ve insan sağlığı bozuk bir nesil yetişmiş olacaktır. Ege bölgesi Bölge Menderes nehirlerinin kirlenmesi ile büyük bir tehlikeye girmiştir. Aydın pamuk ve incir üretiminde dioksit maddeler tespit edilmiştir. İzmir çekirdeksiz üzümleri tükenecek durumdadır. Bazı bölgelerin üzümlerinde kanserojen içerikli ve dioksit izotop içerikli ağır metal maddeler görülmüştür. Bölge tarımı kaybedilecek duruma gelmiştir. Önlem alınmadığı takdirde 10 yıl içinde bu bölgede tarım alanları tamamı ile yok olacağı gibi su yataklarının tümü kuruyacaktır. Manisa ve İzmir bölgesi sanayi tesisleri tüm doğayı tahrip etmekte, ayrıca İzmir Belediyesinin atık suları ile Ege Bölgesi Belediyelerinin atık sularını Ege Denizine bıraktıkları için bu denizdeki canlı ortamın % 60’ ı şimdiden yok olmuştur, olmaya devam etmektedir. Türkiye Dış işleri Bakanlığı AB platformlarında sırf Ege Denizi kirliliğinden ötürü Yunanistan’la çok büyük sorunlar yaşayacaktır. Bölgede kentsel çöplerin gömülmesi ve ayrıca inşaat molozlarının orman alanlarında dere yatakları içine dökülmesinden ötürü büyük bir çevre katliamı yaşanmaktadır. Son dönemde bölge ormanlık alanlarına ve vadilerdeki su yataklarına yakın bölgelerde maden işletmeleri açılarak, kaynak sularının yakınlarında maden zenginleştirme tesisleri kurularak su yataklarını kirlettiği ortaya çıkmıştır. Bu atık suların akarsuları ve gölleri yok ettiği açık bir şekilde ortadadır. Aslına bakıldığında akarsuların kirlenmesinin başlıca sebebi şehirlerden çok bu kontrolsüz maden işletmeleridir. Araştırmalardan görülmüştür ki bölge köylerinden insanlar işe alındığından yörenin insanları bu duruma sessiz kalarak, bölgede çok rahatlıkla kirletici tekniklerle akarsular ve topraklar hoyratça kirletilmekte, buna bağlı olarakta ayrıca orman alanları ve yaban hayatı yok edilmektedir. Yapılan araştırmalarda Ege bölgesi deniz şeridinde koyların talan edildiği, ormanların yakılarak tarım ve turizm alanları açıldığı tespit edilmiştir. Bu dehşet verici olay 1987 yılından başlamıştır. 1983 uydu fotoğrafları ve bu günkü fotoğraflara bakıldığı zaman bu katliamın boyutları bölgede bir felaket yaşandığını ortaya koymaktadır. Bölge betonlaşmış, ormanlar yok edilmiş, akarsu yatakları kurumuştur. Ege bölgesinin kurtuluşunun çözümü Menderes nehirlerinin sağlı sollu 600 metre etrafındaki tüm alanların kamulaştırılması ile mümkündür. Acil olarak bu alanlara ağaç ekilmeli, bu nehirlere bağlı çay ve derelerin de ayrıca aynı şekilde ağaçlandırılarak, dere ve çaylara hiçbir belediye kurum, kuruluş ve köylerin bile atık su bırakmaları yasaklanmalıdır, Bu bölgeye yakın tarım alanlarında kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının kullanılması tamamıyla yasaklanmalıdır. Bu sistemler uygulanarak, göl üzerinde belirli barajlar kurularak baraj bölgeleri ağaçlandırılmalıdır. İzmir, Aydın ve Muğla illerinin içme suyu ihtiyaçları bu nehirlerin denize boşaldığı yerlerden su alınarak kullanılmalı, tarım için de ancak denize akan bölümden sular DSİ’nin yapacağı projelerle Ege ovalarına verilerek su sarfiyatları önlenmelidir. Bölgenin geleceği akılcı bir şekilde planlanmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde 5 yıl içinde Ege bölgesinin doğal yapısının kaybolmaya başlayacağı görülmektedir. Doğu Anadolu bölgesi Bu bölge kimyasal kirlilikte en temiz kalan bölgedir. Bölgede Erzurum ve Malatya şehirleri tarım alanları kirletilmiştir. Erzurum bölgesinde kaliteli taş kömürlerinin sobalarda yakılması bölge belediyeleri su arıma sistemleri kurmadığı için atık sular çay ve dere yataklarına verilmektedir. Türkiye, de birçok belediye atık su sistemlerini maliyet açısından çalıştırmamaktadır. Bölgeye verilen atık sular Fırat ve Dicle nehirlerini büyük bir kirlilik tehlikesine sokacaktır. Malatya bölgesi topraklarında ph derecesi aşırı derecede düşmüş ve vahşi sulama yüzünden topraklar tuzlanma riski ile karşı karşıya kalmıştır. Bölgede en temiz yer olarak Kars kalmıştır. Bu bölgeyi Kars çimento fabrikası kirletmektedir. Acil olarak Kars çimento fabrikasının filtre sistemleri çalıştırılmalıdır. Kars bölgesi ve Iğdır, Ağrı, Erzincan bölgesi acil olarak TBMM’de karar alarak bu bölgenin organik tarım bölgesi ilan edilmesi ve bölgeye hiçbir sanayi tesisi kurulmasına izin verilmemesi gerekmektedir. Küresel ısınmadan dolayı 10 yıl sonra bölge şu anki Karadeniz iklimini yaşayacaktır. Bu iklim değişiklikleri ile bu bölge Türkiye’nin tarım ve hayvancılık cenneti olacaktır. Bu bölge hemen korunmaya alınmalı, derhal bölgeye karantina uygulanarak kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının yasaklanması gerekmektedir. Ayrıca dere ve çay akarsu yatakları üzerinde ufak sulama göletleri yapılmalıdır. Kars, Ardahan Ilgar dağları vadilerindeki dereler acil olarak ıslah edilmeli ve şimdiden suların toplanması gerekmektedir. Bu ıslah çalışmalarına büyük paralar harcanmadan bölgede sulu tarım yapılma sansı yakalanmış olunacaktır. Bu bölge için acil eylem planı hazırlanmalı, boru sistemli yağmurlama sistemleri tarım alanlarına döşenerek, ot üretilen arazilerde derhal genetiği oynanmamış organik tahıl üretimine geçilerek, dünya makarna sanayine organik durum buğdayı satılması ile bu bölge çiftçileri 1 ton buğdayı 400 $ yerine 1000 $’a satma sansını yakalamış olacaklardır. 2009 yılı Ağustos’unda Dünya Çevre Sempozyumunda tarım ilaçları ve kimyasal gübre ve genetiği bozulmuş tohumlardan yetiştirilen ürünlerin insan üzerindeki korkunç etkilerinin açıklanması ile bölgenin toprak kalitesi ortaya çıkacak; tüm dünya buradaki topraklarda tarım yapmak için öncelikli olarak yatırım bankaları bu bölgeye saldıracaktır. Bu sistemler için devletimiz karar alarak bu bölgeyi değerlendirebilir, bir yasa çıkararak bu bölgeyi zenginleştirebilir. Bölgeye kimyasal gübre, tarım ilacı ve genetiği bozulmuş tohumların sokulması böylece önlenirse tüm dünya rantçılarının bu bölgeye saldırmalarının önü alınacaktır. TBMM artık bunu anlamalıdır. Dünyadaki yatırımcılar su ve kirlenmemiş toprakları ararlar. 2010 yılından sonra tüm sermayeler organik üretim yapılan topraklara kayacaktır. Avrupa toprakları elden çıkmıştır. Türkiye’deki tüm bölgelerin doğası zedelenmiş, yalnız Doğu bölgesi temiz halde kalmıştır. Türkiye’yi bu bölge kurtaracaktır. Bölgenin en temiz alanlarından biri Bingöl ve Muş’tur. Elazığ bölgesinde kimyasal kirlilik başlamıştır. Van bölgesi ayrı durumdadır. Doğu bölgesine acil önlem paketi hazırlanarak bu bölgenin su ve toprak kaynaklarını kirletmeden en üst seviyede önlem alınmalıdır. Avedas bu bölge kaynak sularını şimdiden Arap ve dünya ülkelerine pazarlamıştır. Avedas’ın Türkiye’de kuracağı 13 bölgedeki entegre tesislerde genetiği bozulmamış tohumlar, bu bölge toprakları ile seralarda tarım alanlarının toprak yapısına göre yetiştirilip bölge çiftçilerine verilerek, bu bölgelerde organik ve küresel ısınma etkilerine dayanıklı tohumların üretimini yaptırmayı planlamıştır. Bu tohumlar ile üretilen tarım ürünleri dünya üzerinde % 100 Avedas organik ürün markası ile pazarlara girecektir. Avedas 200 yıllık geleceği görerek şimdiden plan ve stratejiler geliştirmiş ve 2009 yılında uygulanacak şekilde alt yapısını yapmıştır. 2010 yılında tüm bölge topraklarında köylülerle kooperatifler kurarak organik ürün üretimi yapmayı hedeflemiştir. Şimdi Rusya Federasyonu, Avedas’ın organik ve genetiği bozulmamış ürünler için geliştirdiği sera sistemlerini dünyadan saklayarak bu sistemlere yatay geçiş yapmıştır. İklim ve susuzluk üzerine genetiği bozulmamış tohum yetiştirmeye başlamış ve dünyada bu sistemle, bu sektörü eline alarak yılda 50 milyar $’lık bir tohum satışını planlamıştır. Türkiye’nin bu konuda geç kalması durumunda biz ülkemize tohum alımı için Rusya Federasyonuna muhtaç duruma geleceğiz. Şu an elimizdeki Avedas proje ve imkânları ile gelecekteki bu tehlikeyi atlatmış olacağız. Dünya ülkeleri gıda ve su konusunda çok tehlikeli oyunlara başlamışlardır. Ülkemiz gelecek için en değerli hazinesine sahip olmadığından bu ülkelerin oyununa gelmektedir. Ülkemize ithal edilen tohumlar, tarım ilaçları ve gübreler kontrolsüz olarak ithal edilmektedir. Üniversiteler ve devlet kurumları kontrol etmeden bu tehlikeli ürünleri ithal izni vererek, ülkemizin tarımının yok olmasına neden olmaktadırlar. Öte yandan bu tohumların yaşaması için tarım ilaçları satılarak toprak ve doğal ortam bozulmakta, çok tehlikeli, bitkilere zarar verici sinek ve tırtıl gibi canlılar dirençli olarak Türkiye topraklarında üremektedir. Bu korkunç tehlikeyi yaratanlar açık ve net bir şekilde ortadadır. İthal edilen tohum ve ilaçların analiz edilmesi sonucunda bu tehlikenin ne boyutlarda görülecektir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı personeli tam yetki ile donatılmalı ve Sağlık Bakanlığı ile koordineli bir şekilde çalışarak ülkemizin geleceğini kurtarmamız gerekmektedir. Bu hemen yapılmadığı takdirde, bu ülkeyi yönetenler ve bu ülkede yaşayan 72 milyon insan gelecek yılların tarihinde suçlu sayılacaktır. Türk devleti çok acil olarak Avedas entegre tesislerini 3 yıl içinde kurdurarak, bu tesislerde üretilecek genetiği bozulmamış toprak ve iklim şartlarına uygun kimyasal gübre ve tarım ilacı gerektirmeyen tohumlar Türk çiftçisine planlı bir şekilde dağıtılmalıdır. Böylece organik tohumlarla ekimler yapılması ile Türk tarımı kurtulacağı gibi Türk insan neslinin hastalıklı bir nesil olmadan, gıda ihtiyacının kıtlık olmadan sağlıklı bir şekilde karşılanması mümkün olacaktır. Bu şekilde Türk ekonomisine büyük katkı sağlanması gündeme gelecek, Türk tarım ürünleri dünya pazarına organik olarak açılarak Türkiye bir tarım ülkesi olarak parlayacak ve ihracatının % 50’sini bu sektör yapacağı için ülkenin dış borçlarını bu sektörün kapatacağı ekonomik bir gerçektir. Bu yapılmadığı takdirde ülke topraklarının ve sularının zamanla yok olacağı, ülke tarım ve gıda sektörünün dışa bağımlı olarak ithalatla karşılanacağı bilimsel olarak ortadadır. Bu bölgede yapılan araştırmalarda tarım ilaçları ve genetiği bozulmuş tohumlarla yapılan ekimlerin bölge hayvancılığını bitirdiği görülmüştür. Bugünkü sistemin tüm hayvancılık sistemini etkilediği ve nesillerin yok edildiği; buna bağlı olarak çeşitli hayvansal hastalıkların görüldüğü bilinmektedir. Hayvanların kirli, kimyasal içerikli suları içmeleri, tarım ilaçlı bitkileri yemeleri ile kısırlık ve düşük durumlarına sıkça rastlanmaktadır. Bu arada sütlerdeki analizlerde çok tehlikeli, çocukları etkileyen bakteri ve tarım ilacı katkıları görülmektedir. Anlaşılacağı üzere hayvanlara fabrikalarda üretilen kimyasal katkılı yemler yumurta ve sütlerde belirgin şekilde etki etmekte ve insan sağlığını çok yakından tehdit etmektedir. Ülkemizde üretilen meyve, sebze, et ve tüm endüstriyel gıdalarda % 85 toksik maddelere rastlanmış olup Türk halkı zehirlenmektedir. Hiçbir gıda maddesi sistematik bir şekilde kontrol edilmemiştir. Bu açık ve net bir şekilde görülmektedir. Türkiye ihracatçılarının birinci sınıf denetimle kontrol ettiği ve ürettiği ürünleri ihracat ettikleri, bu malların gümrük kapılarından döndüğü milyonlarca belge ile ispatlıdır. Soruyorum, bu kadar sıkı kontrol edilen malların döndüğü açık ve net olarak bilinirken,Türk halkı bakkal ve marketlerden zehirli ürünleri almakta ve hasta olmaktadır. Bu gıdalarla beslenen Türk insanları tedavi olmak için yurt dışına Milyarlarca $ ilaç parası ödemektedir. Bu iş çete- mafya bağlantılıdır. Tüm dünya ülkelerinde ilaç firmaları ve tohum satan ülkeler bu oyunu oynamaktadırlar. Ne yazık ki Türk siyasileri ve bürokratları ister istemez bu oyunun içine girmişlerdir. Acil önlem olarak tarım ilaçları ve genetiği ile oynanmış tohumlar yasaklanmalıdır. Bunlar yasaklanmadığı takdirde ülkemizin hayvancılığı dahi bitecektir. Acil olarak yem fabrikalarına baskınlar düzenlenerek bu fabrikaların ürettiği kalitesiz ve insanları etkileyecek kimyasal katkılı yemlerin kamuoyunun dikkatine sunulması gerekmektedir. Bu ihlale büyük cezalar verilerek, para ve hapis cezaları cinayet suçuna eş değer olarak ağırlaştırılmalıdır. Bu sorumsuzlukların hemen kesileceği görülecektir. Tarım ve Sağlık Bakanlığı ile birlikte Polis ve Jandarmanın katkılarıyla sağlık ve çevre polisi kurularak. Tüm yurt genelinde de laboratuarlar faaliyete geçirilerek, ülke laboratuarlarından da yardım alarak, bu işin kontrol altına alınması gerekmektedir. Halkın sağlığı, geleceği ilkokul mezunu olan cahil ve ehil olmayan bazı belediye başkanlarına ve görevlilerine bırakılamaz. Bu bir bilimsel rapordur. Türkiye’de market ve bakkallarda halkın satın aldığı Tuzu, Biberi, salçası, fındığı, domatesi, sebzesi, yağı, yoğurdu özellikle şu an gündemdeki ayranı, şişe suları her şeyi, sigarasındaki tütündeki toksik maddesine, üretilen bira ve alkollü içkilerde bile insan sağlığını sarsan tüm gıdaların % 85’i insan sağlığına zararlıdır. Buyurun bağımsız dünya laboratuarlarında kontrol ettirelim % 85’i sağlığa zararlı çıkmazsa söz veriyorum Türk halkının gözü önünde Kızılay meydanında herkesten özür dileyip Türkiye’deki tüm faaliyetlerimizden çekileceğim. Marmara bölgesi Tüm bölgenin Çanakkale, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ hariç yeraltı suları çekilmiş, buralarda aşırı derecede kirlilik görüldüğü gibi yeraltı suları dip seviyelere düşmüştür. Meriç nehrinde, dere ve çaylarda kimyasal kirlilik yüksek seviyelerdedir, İstanbul ve Çorlu bölgesi sanayi tesislerince kirletilmiştir. Canlı yaşamları % 70 oranında azalmıştır. Bölgede Çanakkale sit alanları sağlam bir şekilde kalmıştır. Bu bölgelerdeki tarım ilaçları ve maden işleme tesisleri bu bölgeleri de artık çok olumsuz şekilde etkilemektedir. İstanbul kendi sonunu hazırlamıştır. Yeraltı sularını kaçak çekerek İstanbul’un yeraltı haritalarında çakıl kum üstünde duran bir şehir haline gelmiş, kentin yeraltı ise köstebek yuvası durumuna getirilmiştir. Depremlerde İstanbul çok büyük tehlike ile karşı karşıya gelmiştir. Doğal orman, göl yatakları ve barajlar yanında aşırı derecede yapılaşma ve sanayi tesisleri kurulmuştur. Tüm İstanbul halkı zehirli su içmektedir. Çekmece gölünün hemen yanı başındaki AKSA çimento fabrikası atık yaktığından, bacasından çıkan dioksit gazı tüm Çekmece gölüne kimyasal ve radyo aktive kirlilik vermektedir. Bir barajın yanında nasıl atık yakılır, buna kim ve kimler müsaade eder? Bu atıkların çimento klinkerinde oluşturduğu radyasyon ve kimyasal kanserojen içerikli çimentonun satışına kim izin vermiştir? Ülkenin ve İstanbul’un bu kadar acı duruma düştüğü açıkça görülmektedir, Çok basit olarak büyük holding şirketlerinin merkezleri Güneşli’dedir ve altlarında hatta önlerinde akan dereyi bir görsünler, balçık, mikrop ve kimyasallarla dolu dünyanın en tehlikeli atık suyu Marmara denizine gitmektedir. Bu su yeraltı sularını tamamen yok etmektedir. Bu suya yanlışlıkla insan düşmesi durumunda ölmesi bile söz konusudur. Bulaşıcı ve biyolojik mikrop yuvası olduğu kadar, kimyasal olarak dünyanın en tehlikeli zehirleri bu suda mevcuttur. İstanbul bir çevre kirliliği abidesi(!) olarak gündeme gelmiş, Marmara’da deniz taşıtlarının gemi ve yağ sintine atıklarının yarattığı kirlilik had safhadadır; boğaz kenarındaki lokanta ve iş yerleri de denizi aşırı kirletmektedir. Ayrıca İstanbul’un kanalizasyon sularının Marmara denizine verilmesi ile bir çevre katliamı ortaya çıkmıştır. Tüm İstanbul dere ve çay yatakları talan edilmiş, iskâna açılan su havzaları yok edilmiş, kalan dereler de pislik içinde zehir saçan kanallar haline gelmiş, bu dereler de Marmara denizi ile yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını yok etmektedir. İstanbul bu gidişle Hindistan Yeni Delhi’yi geçecek, bu durumda kenti bir pislik yuvasına dönüştürerek dünya gözü üzerinde olan bir kültür şehri yok olacaktır. Yıllarca Belediyelerin Bizans kale içine verdiği bina izinleri ile tarihi yeraltı şehrini talan eden belediye başkanları ve meclis üyeleri halen Türk halkı içinde elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır. Bu insanları ben affetmiyorum, tarih asla affetmeyecektir. İstanbul su sarnıçları ve çeşmeleri gürül gürül akarken, 30 yıl içinde bu tarihi çeşmeleri yok eden zihniyet şu an halen görev yapmaktadır. Osmanlı’da bile kanun nizam vardı, bir foseptik çukuru bile kolay kolay izinsiz açılamazdı. Komşunun suyu kirlenecek diye günümüzün modern Cumhuriyetinde, bırakın evleri sanayi tesisleri foseptik çukuru açtığı, yeraltı sularını kirlettiği gibi İstanbul’un yeraltı suların yüksek seviyede çekilmesi ile boşaltılmış, depremde birinci derece risk alanı haline getirilmiştir. Anadolu yakasında Beykoz ormanları yok edilmiştir. Bu ormanlar kesilmiş, beton yığını haline getirilmiş olup bu villaların foseptik çukurları kaliteli yeraltı sularını kirletmiştir. En acı vereni de vadi ve derelerin içme suyu barajlarını besleyen dereleri belediyelerin rant kapısı yaparak, dere yataklarını beton yığınına çevirmeleridir. Bu dere yataklarını gasp edenler ve buna izin verenlere en ağır cezalar az gelir, bunu yapanları halkımız affetmeyecektir. İstanbul halkının 200 yıllık geleceğini yok edenler bu villalarda oturan, Türk halkının ormanını deresini bitiren villa sahipleridir. Bu yağma köy adı atında devam etmektedir. Şimdi Trakya bölgesi katledilmekte, yeni oto yol geçirme bahanesi ile orman ve mera alanları talan edilerek bir rant kapısı daha gündeme gelmiştir. Buna izin verecek kim olursa olsun karşısında Avedas grubunu bulacaktır. Su an Istranca dereleri ve ormanları kıyı köye kadar talan edilmiş ve inşaat başlamıştır. Bölge valileri ve kaymakamları, belediyeler görevlerini yapmayarak bu katliamlara izin vermektedirler. Avedas grup Marmara bölgesindeki bu yağmacıları ve çevreyi kirletenleri izlemek için üniversitelere, çevre örgütlerine ve vakıflara 2 milyar €’ Know how’ ve Patent gelirini vererek bu bölgenin çevresini kirletenleri mahkeme kapılarında gezdirip, tüm servetlerine el koydurarak ömür boyu cezaevlerinde yatacak şekilde yasaların çıkarılmasını hedef almıştır. Trakya’da en değerli tarım topraklarına imar izinleri çıkarılarak buraların yok edildiği ve yanlış tarım politikaları yapılarak çiftçilerin mağdur edildiği görülmektedir. Bölge’nin su kaynakları kirlenmiş, tarım bölgesi sulama suları çiftçinin İstanbul barajlarına içme suyu olarak aktarılmış, Trakya tarım alanları çölleşmeye bırakılmıştır. Çiftçinin sularını gasp eden kanunlar artık kaldırılmalıdır. Valiler, belediye başkanları bu kanunları kullanarak devletin gücü ile çiftçi ve köylülerin suyuna el koymuştur. Bölge çiftçileri ayaklanacak duruma gelmiştir.2009 yılında protestolar ayaklanma boyutuna gelecektir. Bölge köyleri su bentlerini ve boru hatlarını tahrip etmek için fırsat beklemektedir. İstanbul’un çevre kirliliği ve su sorunu çok basit bir şekilde ve kısa sürede çözülebilir. Planlama ve ileri teknoloji gereklidir. Daha önce Kemerburgaz kömür ocaklarına haliç pisliği basılmasaydı, çok kısa zamanda önlem alınmış olunacaktı. Çözüm Avedas Entegre Tesisinin İstanbul merkezinde, deniz kenarında 75 milyon ton atık ve karbon hidrat, mineral ve organik ham madde kapasiteli olarak kurulması, İstanbul bölgesinin atık sularının kanalizasyonlarının bu tesise bağlanması, bu suyun rafine edilmesi ve ayrıca % 25 deniz suyunun rafine edilerek günde 20 milyon m3 su üretimi yapılabilmesidir. Bu rafine edilen kanalizasyon suyu saf sudur. Ayrıca % 25’i denizden alınacak su saflaştırılarak, Çekmece gölü üstünde baraj oluşturularak sular toprak içinde tekrar filtre edilerek Çekmece baraj gölü sürekli doldurulmuş olur. Ve Dünyanın en kaliteli kaynak suyu elde edilerek, İstanbul su sorununu çözdüğü gibi tüm İstanbul atıkları enerji ve ham maddeye dönüştürülür. Bu entegre tesisin maliyeti 30 Milyar € dur. Avedas İstanbul belediyesini % 10 hisse ile ortak edebilir. 3 Milyar € bedel koyacaktır. Ayrıca Türkiye devleti Hazine garantisi vermesi kaydı ile bu tesisin kurulması söz konusudur. Bu yapılmadığı takdirde Avedas 2010 yılından itibaren zaten İstanbul’da yılda 5 Milyar € konteynerlerle su satışı yaparak gelirini alacağı açık ve net planlanmış ve programlar yapılmıştır. İzmit Kocaeli Gebze bölgesi bir pislik ve kimyasal atık çöplüğü olmuştur. Kimyasal atıklar belediye çöplüklerine gömülmekte, bu çöp suları tüm bölgenin yeraltı ve yerüstü sularını zehirlemektedir. Ayrıca Marmara denizi kirlenmiş, 5 yıl içinde bir canlı bile yaşamayacak duruma gelmiştir. Marmara körfezi su numuneleri bunu göstermektedir. Gebze sanayisi Dil Ovası zehir ve patlayıcı ham madde deposu olmuştur. Uydu üzerinden alınan fotoğraflarda Kocaeli Karadeniz bölgesine doğru tarım alanları ve ormanlar yok edildiği görülmektedir, muhtarların ve kaymakamların eline bölgeler terk edilmiş, katliam bu bölgeleri sarmıştır. Tüm Marmara bölgesi aynı duruma gelmiştir. Çorlu, Tekirdağ tarım alanları halen imara açılmakta, bu topraklar yok edilmekte, tarım alanları yağmalanmaktadır. Acil olarak belediye imar izinleri durdurularak, imara açılacak alanlar için Devlet ve Bakanlar Kurulu ve en az 7 üniversite tarafından olur raporu verilmesi şartı getirilmelidir. Kaçak yapılar yıkılarak yıkım ücretleri şahıslardan alınmalı, 30 yıl hapis cezası veren kanunlar yapılmadığı takdirde, gelecek için en önemli verimli sulak topraklarımız yok olacaktır. Marmara raporu milyonlarca sayfadan ibaret olup, hangi konuya el atılsa vahim durumda kalmış bölgenin tamamı tükenmektedir. Bu acı ve bilimsel bir gerçektir. Limanların, tersanelerin, gemi ve deniz taşıtlarının pislikleri, İstanbul belediyesinin kanalizasyon atıkları, Belediyelerin, organize sanayilerin sıvı ve katı atıklarının her birisi ayrı bir sorun olarak ortadadır. Türkiye’de bu sorunları çözecek ne kararlı bir hükümet, ne de bir kurumun çalışması görülmemektedir. Bu sorunun çözümü ancak Avedas’ Grubunun sunduğu teknolojilerle mümkündür. Bu günden itibaren çözüm isteyenler bedelini ödeyeceklerdir. Bölgede bir tek Çanakkale ili sağlam kalmıştır. Burası da elden gitmektedir. TSK SİT alanı ilan ettiği için korunan bu topraklar gitmemiştir. Ama gitmek üzeredir. Kimyasal gübre ve tarım ilaçları bu bölgeyi tahrib etmeye başlamıştır. Acil olarak ve öncelikle Çekmece gölü kıyısındaki çimento fabrikasının kapatılması gerekmektedir. Bu sorumsuzluğa izin veren kurumların bulunması ve ortaya çıkarılması gerekmektedir. Atık mafyası ile Çevre ve Orman Bakanlığındaki işbirlikçilerin araştırılması şart olup, bu yapılmadığı takdirde İstanbul büyük bir risk altında kalacaktır. Aksa Çimento Fabrikası ve bu fabrikaya bağlı çetenin tüm telefon kayıtlarının araştırılması ve bu fabrikaya atık yakma izni veren hangi hükümet ve kim olursa olun soruşturma kapsamına alınması gerekmektedir. Ayrıca atık yakan ve lisans verilen firmaların deşifre edilmesi, bu bölgelerden toprak ve su numuneleri alınarak uluslararası SOYUZ ve NASA laboratuarlarında analizleri de yaptırılarak bu konuda geniş kapsamlı bir soruşturma açılması gerekmektedir. Bu fabrikalar tüm İstanbul'un su havzalarını yok ettiği gibi insan, bitki ve tüm canlılara zarar vermektedir. Toprak ve su numuneleri basına verilirse çok büyük olaylar yaşanır, acil olarak önlem alınız. Atık yakmayı yasaklayınız. Çimento üreten bu fabrika yıllarca takip edildi, Rusların İzmit çimento paketleme gemisi yıllarca ÇİTOSAN atık radyo aktive içerikli baca külü ile yapılan çimentoyu alarak tüm İstanbul, Kocaeli, Trakya, Bursa, İstanbul’a vermiş, bu çimento yüzünden depremde binalar yıkılmıştır. Aslında insanlar 7.4 değil sağlıkları 74.4 deprem mağduru olmuşlardır.(Kaynak: İspanya- Rusya baca Külü sevkıyatı? Baca külü bir tonu 1700 £ alım imha bedeli sebep Rusya Federasyonu ateş tuğlası ve reflektör yapım tuğlası olarak kullanması bu iş için kullanmayarak direk çimento yaparak ÇİTESON ANAP çimentosuna katısı olarak ülkemize ithal edilmiştir. Katil bürokratlar beton analizlerinde çıkacaklardır. (Kaynak İskenderun körfezinde batan ULA gemisi İskenderun körfezi akıllı Türk armatörler Mavi denizcilik 1700 £ atığı Alan OYAK ve Sabancı ortaklığı ülkeyi koruduğunu sanıyorsunuz. Bu yaptıklarının cevabını vereceklerdir, yıllar kaybolur sanılır, sessiz kalınır; ama sonunda gerçekler açıklanır. OYAK-SABANCI şimdi cevap veriniz! Bu atığı siz kabul etmediniz mi, ettiniz! Belgeler mevcuttur. Sayın Demirel bu işten para almıştır, bu da belgelidir. Bunu TBMM araştırsın. Isparta Çimento Fabrikası atık kontrol yönetmenliği vardır. Bu paraların kimin hesabında olduğu belgelidir. Bu paralar da Vatikan üzerinden aklanmış, ülkemin iş adamları ne yapacaklar artık siz cevap verin ben milyonlarca belge vereceğim zannetmeyin vergi affı ve belgeler yok oldu bir ülkede belge gider diğer birçok ülkeden belge gelir ve geriye dönüş olur. İzmit ve İstanbul bölgesinde fabrikaların baca filtre atıkları çok tehlikeli atıklardır. Bu atıklar nasıl işleniyor.? Maalesef Türkiye’de bu atıkları işleyecek hiçbir tesis ver teknoloji yoktur. Örnek vereyim Çolakoğu, yazıcılar, Diler, demir çelik izabesi baca filtre atıkları Kayseri Çinkur alıyor ne yapıyor. Çevreyi daha fazla yok ediyor. Hangi araçla taşınıyor. % 100 radyoaktife içerikli bu atığın bir kilosu 1 milyon litre suyu kirletmektedir. Anlaşılacağı üzere çevre bakanlığı baca filtre sistemi kurmuş ama bu atıklar daha fazla çevreye zarar verecektir. İşleyecek tesis ve teknoloji üretmemiştir. Türkiye genelinde bir araştırma yapılırsa tüm baca filtre atıkları belediye çöplerine gömülmektedir. Bunla ilgili bir atık çıkarma ve üretim bertaraf ve geri dönüşüm pasaport kaydı yoktur. Bu sanayi tesisleri Türkiye’yi yok ettiği kadar dünyayı çıkarları kazançları için yok etmektedirler. Bu atıklar yalnız dünyada tek teknoloji olan GPCT & Avedas yatırımı ve tekniği ile işlemek mümkündür. Bu atıklar içinde radyo aktif ve mikron derecede çok zehirli kanserojen etkili elemanlar vardır. Bu atıklar kapalı devre yıkama havuzlarında yıkanır. Sonra 120 derece kapalı bilyeli değirmende cıva ve ağır uçucu metaller kapalı devre alınır. Kalan kütle pudra haline 1200 derecede pişirilerek metalleri alınan cüruf organik kil ve tüfler ile birlikte pişirilerek CO2 gaz verilerek beton agregası üretilerek ekonomiye kazandırılır. Kalan kimyasal ve radyo aktife atıklar özel Radyo aktife kaplara doldurularak Rusya Federasyonu ve USA satılarak Nükleer enerji için ham madde üretimi yapılır. Akdeniz bölgesi Akdeniz bölgesinin Doğu kısmı ile özellikle Hatay, Adana- Mersin sahil şeridi sanayi atıkları ve belediyelerin atık sularını bu bölgeye vermesi ile bölge tamamı ile kirletilmiştir. İskenderun Körfezi İskenderun OSB, Demir Çelik, BOTAŞ, Dörtyol gaz ve petrol terminalleri, Yumurtalık elektrik santrali İskenderun körfezinde soğutma işlemi yaptığı için körfezde yaşayan tüm balık nesli yok edilmektedir. Osmaniye OSB ve bölge sanayileri atıklarını Karaçay üzerinden Ceyhan nehrine taşımakta, Ceyhan nehri havzası kirlendiği gibi İskenderun körfezinin doğası tüketilmektedir. Karataş doğal kuş havzası yok edilmiştir. Yumurtalık SİT alanı olan göçmen kuş dalyanı şu anda kaybedilmiş durumdadır. 5 yıl içinde bölgede kullanılan tarım ilaçları, kimyasal gübreler ve bölge sanayi atıkları ile bölgede yaşayan tüm canlılar kaybedilmiş olacaktır. Mersin bölgesi ve Adana-Tarsus bölgelerinde aynı şekilde tarım ilaçları, kimyasal gübre ve yüksek seviyede sanayi tesislerinin bulunması ve aşırı kentleşmeden dolayı en değerli tarım alanları yok olduğu gibi bölgenin yer üstü ve yeraltı su kaynaklarında yüksek seviyeli kirlilik görülmektedir. Antalya Muğla bölgesinde tüm koylar ve sahil şeridi beton yığını olmuştur. Otellerin fosseptikleri ve belediyelerin kimyasal içerikli atık suları Akdeniz’in doğasını bozmaktadır. Manavgat çayında yüksek seviyede kirlilik saptanmış olup önlem alınmadığı takdirde bu çayın suları kullanılamaz hale gelecektir. Mersin Kazanlı bölgesi yeraltı suları ve tarım alanları sanayi tesislerinden dolayı tamamı ile elden çıkmıştır. Bölge deniz suları tamamı ile zehirlenmiştir. Akdeniz bölgesinde çöplerin orman ve mera alanlarına ve dere yataklarına gömüldüğü yetmiyormuş gibi 2006 yılından sonra belediyeler birlikler kurarak bu bölgelerde dere ve çay yataklarında çöp depolama tesisleri kurmak için birbiri ile yarışmaktadır. Dünyanın en değerli ham maddesi ve geleceğin petrolü çöpler heba edildiği gibi yeraltı ve yerüstü sularını zehirlemek için belediyeler akla hayale gelmeyen katliam yapmaktadırlar. Akdeniz’in güney kısmı Hatay, Adana, Mersin sanayi tesislerinin atıkları ile yok edilmiştir. Sanayi tesisleri atık sularını dere ve çaylara bırakarak nehirler kirletildiği gibi Akdeniz’de kirlenmiş balık ve bitki yaşamı yok olmuştur. Örnek olarak İskenderun körfezi yok edilmiştir. Bölgede kurulan bir demir çelik sanayi canavarı yok edilmiştir. Bölgede Ceyhan’da kurulan kömür ile elektrik üretimi yapan tesis su soğutma işlemini denizden yaparak tüm deniz canlılarını yok etmekte günde milyarlarca deniz canlısını yok etmektedir. Ayrıca BOTAŞ petrol çamurlarını Ceyhan su havzasına gömerek depolamakta tüm Çukurova ve Hatay’ın su havzasını yok etmektedir. Karadeniz Bölgesi Karadeniz bölgemiz son 20 yıl öncesine kadar bozulmayan yeşil bir bölgemizdi. SSCB’nin dağılması ile bölgeden gelen turist ve ticaret ağının açılması sonucu bölgede yüksek seviyede nüfus patlaması olmuş, bu nedenle çarpık bir kentleşme ve buna bağlı çözümsüzlüklerle dolu alt yapı ve diğer sorunlarla yüklü bir bölge olmuştur. Batı Karadeniz zaten Ereğli Demir Çelik ve Zonguldak liman ve kömür işletmeleri ile bölge kömür külü, kül atıkları ve cüruflar bölgesi olmuştur. Bölgedeki sanayi tesisleri kömür küllerini orman alanlarına ve su yataklarına dökerek su yataklarını kirlettikleri gibi Karadeniz bölgesi de yüksek seviyede kirlenmiştir. (kaynak Rusya Federasyonu Karadeniz kirletme raporu hazırlamış Türkiye Rusya’yı kirlilik neticesinde suçlaması durumda çıkaracaktır.) Rusya Federasyonu 2008 de çok geniş çaplı bir çevresel temizlik için çalışmalara başlamış 2009 Karadenize Volga don Rostov iç denizde yüksek seviyeli çevresel önlem almaya başlamış ve 2009 Karadenize hiçbir atıksal bir bırakıt olmayacaktır. Rusya Federasyonu Karadeniz bölgesinde yüksek seviyeli bir siyasi oyun oynamaktadır. Başta Ukrayna’yı sıkıştıracak milyarlarca tazminatlar söz konusu olacaktır. Türkiye bu konuda baş aktör olarak çıkacaktır. Tüm Kentsel ve sanayi atık sularını bırakılmakta ve katı atıklar çöpler dolgu yapılmaktadır. Bu Türkiye’yi BM önünde çevre katili bir Müslüman ülke durumuna düşürmektedir. Şimdiden (Pis Müslümanlar) diye çirkin kakıştırmalar olarak Rusya basınında çıkmaktadır. Batı Karadenize akan çay ve derelerin % 55 kirlenmiş durumda olup ılgar dağlarından ormanlardan akan suların bile köy ve nahiyelerin atıkları ve özellikle erozyon ile kimyasal gübre ve ilaç atıkları ile alabalık nesli tükenmiştir. Bu ülke genelinde bilinçsizce kirletilen o güzelim geleceğin en değerli suyu olan ılgar dağlarını kaynak akarsuları dere ve çay hatlarında bir zehir haline getiren Ülkeyi yöneten ver tedbir almayan siyasi hükümetler ve bu bölgenin idarecileridir. Türkiye genelinde yaptığım araştırmalarda devletin yetkilileri koktey balo ve çay partilerinde ülkenin maaşları ile görev yapan yetkilileri hanımlarının çay partilerine zaman yetiştirmeyen devlet zihniyeti bu çevresel felaketten kurtaracağı imkânsızdır. Bundan anlaşılacağı gibi bu ülkemin köklüce önce insanı kirlenmiş. Bu çevre katliamı yapanlar temizlenmeli bu ülkeden çevre katilleri bürokratlar temizlenirse belki ülke doğal ortamını kazanır. Yasadığım surece bu işin peşini bırakmayacağım. Uzayda yaşasam ölsem bile ruhum çevreyi katledenleri takip edecektir. O gördüğüm ılgar dağları bile yok edilmekte o ayak basılmayan yerler bile pislilerle yok edilmiş duruma gelmiştir. Orta Karadeniz de en duyarlı il Sinop temiz kalmıştır. Bu ilin il ve ilçe belediyeleri atıklarını denize dökmekte ve orman içlerine gömmektedir. Şükür olsun nüfus yoktur. 2007 yılından sonra o bölgede yavaş yavaş elden çıkmaktadır. Karadeniz bölgesinin Artvin’den, Rize dağ kesiminden sonra en temiz akarsu ve yeraltı suları bu bölgededir. Bu değerli kaynak kaybedilmesi için birde Nükleer santral ve termik santralleri için yarış başlamıştır. Sinop bölgesine çivi çaktırmam. Şimdi Ciner grubu Artvin ormanlık dağlarını bakır madeni çıkartacağım diye lalan etmeye başlamış bu bölgelerde maden arama çıkarma ile bu bölgemizde yakından çevresel kirlilikten dolayı elden çıkacaktır. Karadeniz bölgesi endişe verici durumdadır. Organik yapı ve tüm doğal sistem bozulmuştur. Mesut Yılmaz hükümeti sahillerin tahribini kolaylaştırmıştır. Gelecekte en büyük küresel ısınmadan dolayı bu bölgelerin de Akdeniz ortamını yaşayan, botanik bahçesi olan sahilleri yok edilmiş ve bu yol yapımı ile tüm bölge ve deniz sahili beton yığını haline gelmiştir.(Kaynak 1930,1940 Hitler Almanya’sı, 1945, 1955 USA, 1967, 1974, 1978, 1983, 1987, 1994, 1997, 2001, 2004, 2006, 2007 uçak ve uydu fotoğrafları yapılan cinayet ve katliamın gerçek belgesidir. Ordu, Rize, Trabzon, Artvin, Zonguldak bölgelerindeki çay ve derelerinden alınan su numuneleri SOS vermiştir.) En büyük kirlenme Trabzon ile Ordu çay ve derelerinde görülmektedir. Acil olarak önlem alınmadığı takdirde 2 yıl içinde tüm su yatakları zehir ve radyoaktivite çöplüğü olacaktır. Acilen deniz dolgusunun yasaklanması gerekmektedir. Yapılan Karadeniz otoyolu, büyük bir çevre katliamına yol açmış ve yol boyunca tüm deniz sahili betonlaşmıştır. Küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliği ile geleceğin bu turizm cenneti, botanik yaşam merkezi olan Karadeniz bölgesi anlaşılmaz bir hırsla yok edilmeye çalışılmaktadır. Trabzon Belediyesi’nin kendi uydu fotoğraflarından da görüleceği gibi ve Trabzon Belediyesi’nin yapmış olduğu deniz dolgularıyla Karadenize verdiği zarar deniz canlılarının neslini tüketmiştir. Trabzon sahilinde yapılan dolgularda çöpler deniz dolgusu olarak kullanılmış, kimyasal ve biyolojik çöpler dolgu olarak gömülmüş, bu yöntemle Karadenizi kirletmişlerdir. Geçmiş Belediye Başkanları ve Parti Başkanları ve bu işe izin veren bilim adamlarının açıklanmasını, özellikle 20.000 kadar BDT(Bağımsız Devletler Topluluğu) bilim adamları bu yapılan yanlışın Karadenizi kirlettikleri için ısrarla istemektedirler. Yapılan bu yanlışlıkla onarılması mümkün olmayan bir kirlilik doğmuştur. Bu sahillerin çok ivedi olarak, Karadeniz ülkeleri ile çevre krizi yaşanmadan birinci derecede sit alanına dönüştürülmesi, sahile 300 metre mesafe içinde bina ve sanayi tesislerin kurulmasının yasaklanması gerekmektedir. Bu bir suç duyurusudur. Bu uluslararası bir sorun olmadan bu insanların yapılan hatalarının tekrarlanmaması için bu kirliliğe ve doğa katliamına izin verenler hakkında soruşturma açılması gerekmektedir. Bu soruşturmalar açılmadığı takdirde, Karadeniz bölgesi 10 yıl içinde bir çöp deryası ve zehir yuvası olacaktır. 1993–1997 arasında hangi belediye bu atıklarla Trabzon’da dolgu yapmış ve hangi Başbakan ve Bakanları izin vermişse Karadeniz Çevre Komisyonu ülkeleri kanunu ile yargılanmasını istiyoruz. Bu olayı kimse kapatamaz, uzaydan kirlilik grafikleri ay ve yıl olarak bellidir. Bu Ukrayna, Romanya, Bulgaristan için de geçerlidir. Türkiye ise hiçbir önlem almamıştır. Halen tüm kıyı şehirleri pisliklerini Karadenize vermekte, geleceğin turizmi olan deniz balıkçılığı sektörünü yok etmektedirler. Bu şekilde ülkemizin geleceği de tüketilmektedir. Acil olarak bölgenin çöplerinin gömülmeden özel konteynerlerle İç Anadolu Bölgesinde, %100 çöp geri dönüşüm teknolojisi ile TOKAT-Zile de kurulacak olan “AVEDAS Haydar ALİYEV Çevre Dönüşüm Entegre Tesisleri”nde işlenmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde bölgede kısıtlı olan yer ve topraktan dolayı, vadilerdeki doğal yeraltı su kaynaklarının bulunduğu nadir su havzaları elden çıkacak ve 200 yıllık bir dönem için su temin edilecek kaynaklar kurutulmuş olacaktır. Ayrıca bölgedeki orman alanları, vadi ve derelerdeki çöplerin çok ivedi olarak çıkartılarak işlenmesi gerekmektedir. Söz konusu çöp işleme sistemi yapılmadığı takdirde bölgenin tüm su ihtiyacını karşılayan, ayrıca üretimi yapılan fındık ve çay vb. başlıca ürünlerin yerini kanserojen ve radyoaktif nitelikler taşıyan ürünler alarak ülke ekonomisine ciddi bir zarar verilmiş olacaktır. Türk Devleti bu soruna acil olarak çözüm bulmalıdır, 10 yıl sonra Karadeniz sahilleri Antalya sahilleri gibi olacak, Rusya Federasyonu önlem alırken, ülkemiz hiçbir önlem almadığı gibi doğayı ve geleceğimizi yok ettiğimizin şimdiden yetkili kulaklara söylenmesi gerekiyor. Biz bu konuyu Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Başbakanlık, Bakanlıklar ve ilgili kurumlara bildirdik. Çözüm bulunmazsa ürünlerimizde oluşacak olan kirlilik nedeni ile Karadeniz ülkeleri ile ilişkilerimiz bozulacak, mallarımıza geçiş kotası konulacak ve ayrıca da 17 Asya ülkesi tarafından da yasak uygulanacaktır. (İPEKYOLU’nda tek uluslararası serbest geçiş AVEDAS adınadır. Bu izin statüsü Özel ve gizlidir.) Gizli bir senaryonun artık gündeme geldiği açık ve net olarak görülmektedir. Rusya Federasyonu Türk tarım ürünlerinin ithalatını sırf kirliliği bahane edilerek yasaklamıştır. Türkiye bu konuda sorunu Dışişleri Bakanlığı kanalı ile çözmeye çalışmalıdır, zira ürünlerdeki kirlilik somut bir şekilde saptandığında, dünya genelinde Türk mallarının ihracatında büyük bir sıkıntı yaşanacağı 3 yıl içinde yaşanarak görülecektir. Karadeniz bölgesinde şu anda çevresel felaketlerin pek görülmediği söylenecektir. Aslında Küresel ısınmadan dolayı bölgede 2009 yılından sonra aşırı yağışlarla erozyon tehlikeleri gündeme gelecektir. Toprak ve kaya yapısında Karadeniz bölgesi dağları jeolojik olarak kayalık kesim olup, bu kayalarda kütlesel büyük çatlaklıklar mevcuttur. Ormanların tahrip edilmesi veya kentleşme için fındık bahçelerin kesilerek tarım alanı açılması ile en büyük tehlike bundan sonra yaşanacaktır. Bölgede fındık ağacı kesimi acilen durdurulmalıdır. Fındık üreticisi zarar ettiği için fındık bahçeleri sera ve sebzecilik için kesilmektedir. Bu da yakın gelecekte söz konusu bölgelerde heyelan felaketlerini hazırlamaktadır. ÖNLEMLER VE ÖNERİLER: Bu önerileri dikkate almadığınız takdirde 2001–2004–2005–2007–2008 söylediklerim ve verdiğim raporlar aynen çıkacaktır. Söylediklerim çıktı: Ham petrol 140 $ ları yokluyor, 2009’da 200 $ lar düzeyine çıkacaktır. Su kaynakları Ağustos ayında tükenme durumuna gelecek, 1 ile 3 Milyon insan su ve gıda zehirlenmesinden hayati tehlike içine girecektir. 2009 sezonu Kış mevsiminde tüm ağaçları don vuracak ve çoğu kuruyacaktır. Aynı şekilde 2009 tarım ürünü kuruyacak, ürün alımı % 40 düşecek, 2010’da kuraklıktan insanlar su ve gıda bulamayacaktır. 2011’de ise şehirlerin % 70’i su bulamayacak, bulunan su da virüslü ve mikroplu olacak, kaynatma için yüksek seviyede elektrik ve doğal gaz kullanılacaktır. Petrol fiyatları yükseldiği için kanola ve pancar ekimi çoğalacak, bu da gıda yerine petrol üretimi için olacak, buğday fiyatları 1300 $ tonu bulacaktır. Türkiye’de gelir bölüşümü dengesiz olduğu için ilk önce memurlar ve işçiler sokaklara çıkarak iç huzursuzluk patlama boyutlarına gelebilecektir.. Askerin bile yakıtı olmadığı için tanklarını yürütemeyen bir Türkiye’yi görebileceğiz. Ham petrol 300 $ olunca bu gibi durumların yaşanacağını ben söylemiştim. Tarım ilacı yasaklansın. Şimdi Rusya Federasyonu meyve ve sebzeyi yasakladı, bunun olacağını da ben söylemiştim. Yarın tüm dünya ülkeleri yasaklar, çünkü biz tüm ülkenin ürünlerini analiz ettirdik, makarnamız bile sağlığa uygun değil. Ekmek bile belli ölçüde tarım ilacı zahiri taşıyor. Türk ekmeğinde bile toksin madde ve radyo aktivite bulunuyor. Hodri meydan analiz ettirelim. Türk tekstil sanayi tüm ürünleri de kanserojen madde taşımakta, yarın don gömlek paketlerinde kene çıkmayacağını ve bunun dünya çapında bir haber olmayacağını kim garanti edecektir.? Belediye otobüsleri içinde bile insanların giyiminde kuru temizlemeden dolayı yayılan kanserojen maddeler kol geziyor. Şimdi soruyorum: Kuru temizlemelerden çıkan her bir varil atık bir kentin suyunun önemli bir bölümünü yok etmektedir. Bunu önlemek için ne yapıyoruz? Bir Türk olarak değil, dünya insanı olarak BM ve AB İnsan Hakları ve Çevre Mahkemelerine sizleri vererek dünyaya, 11 milyon sayfa tutan bu ülkenin rezaletlerini vereceğim. Bu ülke kurtulacaksa ceza çeksin ama hiç değilse gelecek nesillerimiz kurtulsun. Şimdiki insan ve çevre katliamı yeter ki bitsin; bu işin artık dönüş yolu yok. Hem çevremiz, geleceğimiz bitecek, hem de ekonomimiz bitecektir. Bugünü yarını bizler zevki sefa ile yaşayabiliriz. Unutmayın yarın yaşlanacaksınız, suyunuz yok, ilacınız yok, petrolünüz, enerjiniz yok olunca neslimiz bir köle gibi yaşayarak hepten yok olacaktır. a) Türkiye devleti TBMM ‘de kanunlar çıkartarak cezaevlerindeki mahkûmların acil olarak çevreye duyarlı hale getirilmesi, ailesi ve geleceği için mahkûmlara verilecek psikolojik en güzel psikolojik doktrinin ağaç ekmeleridir. Bu insanların cezası bittiği zaman toplum içine bir sabıkalı değil, ağaç ve insan sevgisi olan, topluma faydalı insan olarak dönmeleri en ideal bir çözüm olduğu kadar, ülke ekonomisine ve dünya çevresine büyük katkı sağlayacaktır. Kanun çıkarılarak bu mahkûmların Türkiye genelinde acil olarak dere ve çay nehir yataklarının 600 metre kenarından başlanarak ağaçlandırma çalışmasında görevlendirilmeleri sağlanabilir. Nehirlerin yanına ekilen ağaç kökleri erozyonu önleyeceği gibi, bu ağaçların kökleri kimyasal kirlilikleri filtre ederek nehir ve barajların suları doğal olarak ağaçlar sayesinde temizlenmiş olacaktır. Türkiye’nin bu sistemden başka çaresi kalmamıştır. b) Türkiye devleti çok acil olarak Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı ve Çevre Bakanlığı çatısı altında eğitimli, çevre konularına hâkim ziraat mühendisleri ve doktorlardan oluşacak Çevre Polisi kurularak, bu birime yüksek düzeyde yetki verilerek bu sorundan kurtulmanın şansı yakalanmış olunacaktır. Ayrıca Adalet Bakanlığının zaman geçirmeden Çevre ve Doğal Yaşam İhtisas Mahkemelerini açması gerekmektedir. Çevresel sorunlarla mücadele bir belediye zabıtasına bırakılamaz veya 200 yıllık geleceğimiz çevresel bir dava konusunda ehil olmayan bir savcıya veya hâkimin eline bırakılamaz. Çevre hâkimi ve savcıları ile polislerinin yüksek seviyede dokunulmazlığı olmalı, tam olarak yetkilendirilmeleri yapılmalıdır. Bu kurumlara Cumhurbaşkanı bile müdahale edememelidir. Böylece ancak bağımsız bir sistemle çevresel felaketler önlenmiş olacaktır. Bu konuda acil bir hareket planı yapılmalıdır. c) Tüm su yatakları üzerindeki, dere ve nehir yataklarındaki yapıların ev de olsa yıkılması gerekmektedir. Koruma bandı yani suyun doğal akış kaynağından sonra Cumhurbaşkanının bile arazisi olsa kamu alanı ilan edilmesi gerekir. Bu alanlara, acil olarak 2008 yılından başlamak kaydıyla, cezaevlerindeki mahkûmların 2008–2009 yılında tüm Türkiye genelinde ağaç ekilmesi işinde çalıştırılması için yasa çıkartılması gerekmektedir. Bu mahkûmların özel güvenlik şirketlerince yasal bir statü ile istihdam edilerek, bu şirketlere orman üretme işleri verilmesi durumunda, 3 yıl içinde ülkemizin erozyona uğrayan dağlarını ağaçlandırma sansı yakalanmış olacaktır. d) Bu ucuz işçilik dünyanın her ülkesinde denenmiştir, katiller ve suçlular artık yaşamı kurtarmak için vardır. Ülkenin vergileri ile beslenmek yerine, can alanlar artık kanunen can versin politikasının uygulanması gerekir. Bu sistemle çok acil olarak, 600 metre dere ve nehir ve su akış kaynaklarını besleyen ufak dereler için bile olsa köyler taşınacak, bu kaynaklar yakınına yerleşim yerlerinin yasaklanması için kanun çıkarılması gerekecektir. Bu yapılmazsa 20 yıl sonra içecek su kaynağı kalmayacak, açlık ve su kıtlığı kaynakların kuruması ve kirliliği yüzünden çok büyük hastalık ve kargaşa yaşanacaktır. Tüm ufak ve büyük akarsu kaynaklarının sağ ve sol bantlarına 600 metre ağaç ekilecek, 600 metre içinde inşaat olmayacaktır. Köy gibi yerleşimlerde inşaat yapılaşması 1200 metre uzakta olacak, ayrıca şart olarak tek yapılaşma arasında en az 600 metre bulunması gerekecektir. e) Şehir ve köyler su havzalarından en az 3 km uzak olacaktır. Bu yapılmazsa köylerin atıkları 10 yıl içinde nüfus artışı ve kimyasal ilaçlama ve çöp atıklarının çoğalması ile ülkemizde, özellikle köylerin temiz su havzalarının başında kurulmasından ötürü tüm nehir ve göl sularımızın yok olacağı açık ve net bir şekilde ortadadır. Bunun için köylerde yükselen hane sayıları nedeni ile köylerin kenarları ve etrafları naylon poşet ve araç lastikleri ile dolmuştur. Köy çöpleri gelişi güzel atılmaktadır. Köy muhtarlarına ve Cami imamlarına bu çevre temizliği görevi verilmeli, çöpler köyün belirli bölgesinde depolanarak valilikler tarafından çöp dönüşüm tesislerine alınmalıdır. f) En büyük tehlike köylerde tarım ilacı ambalajlarıdır, doğal yaşam için çok büyük risk oluşturmakta, gelişi güzel atılan bu zehirli kutular hayvan ölümlerine sebep olduğu kadar, ufak köy çocukları oyun oynayarak bu zehirli kutular onların ölümlerine sebep olmakta, birçok köylünün bu kutuları kullanarak içlerine ürün koydukları bile görülmektedir. Bu kutuların Köy muhtarları ve Cami imamları tarafından kayıt altına alınarak, toplanması gerekmekte, ayrıca köylerde kullanılan tarım ilaçları için bir döküm tutulmalıdır. g) Bazı yasak ilaçlar sulara aşırı derecede zarar vermektedir. Bu yanlış uygulama ile bir alandaki bitki kurtulurken, bu ilaçlar diğer bitki ekili yerlere yüksek seviyede zarar vermektedir. Köylere özel kapalı devre AVEDAS teknolojisi çöp konteynerleri konularak bu köy çöplerinin Özel idareler tarafından köylerden toplanması ile köylerin insan hayvan, bitki sağlığı açısından korunmalarının önemi büyük olduğu kadar, köylerin çıkardığı çöpler dere ve çaylara atılmayarak büyük nehir ve barajların suyunu kirletmeleri de önlenmiş olunacaktır. h) Tüm doğal orman ve özellikle dere ve akarsu kaynaklarını besleyen bölgelere turizm adı altında izin verilmiş. Bu verilen izinler kesinlikle doğal, organik turizm tesis kurma izni olması gerekirken, özellikle sahtekâr rantçılar yeni metotlar uygulayarak, rant kapısı olan sağlık ve organik yaşam merkezleri adı altında lüks turizm tesislerine izinler verilmektedir. Acilen bu izinler iptal edilerek, bu yetkinin en az 7 ilin bölge valisi ve belediye başkanları ve bölgenin Üniversitelerinin onayı olmadan kullanılmamasının sağlanması gerekmektedir. Yatırım alan ilin komşu belediye ve valilerine ve de üniversitelerine bilimsel izin verilmemesi gerekmektedir. 200 yıl içinde binlerce otel kurulur ama su ve toprak bir daha yerine gelmeyecektir. Milli Emlak Genel Müdürlüğünce hazine arazilerinin su ve tarım alanları ihtiva eden yerlerde tahsisinin yasaklanması. dere ve çay yatakları ile yeraltı su havzalarında bulunan yerlerin, yer tahsisleri yasaklanması gerekmektedir. . Ayrıca verilen tüm tahsislerin acil olarak iptal edilerek Üniversiteler ve Tarım Bakanlığı, Çevre ve Or