Yüzümdeki, ağzımdaki karalar sana yabancı gelmesin. Kaderin karaları değil bunlar, harlanmış kesme çalısının üzerinde pişirdiğimiz buğday firiğinin bıraktıkları. Bilemezdim elbette o zamanlar ilerde “ellerim çok kirli, seni de kirletmekten korkuyorum” diye bir cümlenin çıkacağını buğday firiği karası ağzımdan. Ve beklide aynı belirsizlikten dolayı duyumsayamayacaktım “uzat ellerini gönlümün sularında arındırayım” diyeceğini. Damağımda kurban bayramından kalma bir çöz kokusu, ağzımda buğday firiğinin karası, elimde nardan düzdüğüm çubuğum; inek peşindeyim gene. Bizim ineğimiz ithal değildi. Biz sadece acılarımızı evin dışından getirtirdik. İneklerle acılar arasındaki tek benzerlik; sarılık oysa.
Şimdi sana çöplerden kâğıt topladık diye yalanlar uyduramam. Ama köyümün karşısındaki tır lokantasının, azgınlaşmış böğürtlen çalılarının arasından kavanozlar getirdim eve. Koşturmacalar da ki bizlerin hayat dedikleri bu yanılsamalar mı daha karışık yoksa böğürtlen bükü mü? Çözümleyemiyorum. Kurabildiğim, hatırlayıp algılayabildiğim tek şey o yeşil dikenli çalıların yaşadıklarımızdan daha hayâlıydı. Camdan kavanozlar ne parlaktı öyle değil mi? İnsan neden atardı ki bu kadar değerli şeyleri? Şimdiler de herkes camdan kalpler taşıyor yanında; gevrek, kırılgan. Ve ben çoğunun hala neden kırıldığını bile anlayamayacak kadar küçüğüm. Ne kadar kirlenmiş olabilir ki ağzında buğday firiği lekeleri olan bir çocuk? Ama kırıyordum işte o camdan kalpleri.
İneğimizi kaybetmiştim bir gün İncirli’de. Sağa sola koşmalarım sonuçsuz. İki yassı taş arasına buğday firiği karası ağzımdan koyduğum tükürük ile başladım ineği aramaya. “şeytan aldı götürdü satamadan getirdi”. Küçük yaşımla adaklar adıyordum “ineğim kaybolmazsa” diye başlayan. Bulduğum zaman duyduğum sevinç atomu parçalamış bir bilim insanının hissettiğinden daha da fazla. Sevinçler unutkanlıklara yol açar oysa. Ben de unutmuştum taş üstüne tükürükle koyduğum diğerini. Ondan geliyor sanırım mutlulukları bulup bulup kaybedişlerim. Hep unuttuğum taşlar yüzünden. O taşları aramak gibi fikirler uçuştu beynimden birden daha çok kere. Ama bulamam ki zeytinler istilasındaki İncirli’de ki o taşları.
Şişmiş bademciklerimi çektirmek için gittiğim zaman orda görmüştüm ilk defa taş değirmenini. Sabahları bazlama yapmak için kaç kere çevirmişti acaba ebem değirmeni? Sıcak un kokusu taşın gözeneklerine ne de kardeşçe yerleşmişti. Bir gün bende Pandora’nın Kutusundan çıkmış tüm kötü duyguları öğüteceğim diye hala saklıyorum o değirmeni. Gereksinimler ve önem sırası değişse de o değirmen başköşesinde duruyor hala bahçemizin. Soğukluğa inat hala sıcacık duruyor un kokusu değirmenimizin koynunda.
Hep iki taş arasında kaldı geçiyoruz bu yaşamdan. Mutsuzluklarımı İncirli’de unuttuğum iki taşın yüzünden, iyiliklere inancım ise değirmenin un kokulu taşlarından. Ağzımda buğday firiğinin karası, ellerimde tahin kavanozu ve böğürtlen çalısının çizdiği suratımdaki sevimlilik ile bakıyorum sana. Havada genzi yakan kesme çalısının kokusu, şişmiş bademciklerim ile memleketime bakıyorum
Yeşil Osmaniye’me.
Gelen Yorumlar
Toplam 3 yorum,
1-3 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Çocukluktan ödünç alınmış bir dilin yazınsal metne çevrilmiş hali bu yazın.Özünü çocukluk bilinci etrafında yoğurmuşsun.Bu da çocuklara özgü yeniyetmelik halinin kekemeliğini imkan olarak kullanmanı sağlamış.Doğal olanı doğa etrafında dönendirip elde ettiğin bir yogunluk var.
Çocukken hafızana istif ettiğin imgeler şimdiki zamana fışkıran arsız,yabani otlar gibi sarıyor yazını.Çocuk şuursuzluguyla bu imgelere hükmün yıldırıma paratoner senin için.Yani güce hükümdesin.
Şenay Bazlıca eklemiş.
| 29 Şubat 2008 Saat
09:59
Bütün yazılarına ikame etmiş bir "hatıra" kavramı var.Zamanın sonsuzlugundan koparılmış bir parçanın eşliğinde şekilleniyor.Kişiselliğin zamansal mantığında şekillenen yazında geçmişe yüzünü dönmüş bir
"ben" , hatıra,şimdiki zaman ve geçmiş üçgeninde şekilleniyor.kayıtları ise iç zaman tutuyor yani bellek.Bu noktada geçmiş kavramı sınırlı bir unutkanlık degil tam tersine sisler ardına saklamaya çalıştıkça daha bir görünür hale gelen bir bellek çagrısı oluyor yazında.Hatıranın geçmişle olan ilintisinin geçmemişe tekabül ettiği anlaşılıyor.
bu çok harika birşey.
emek eklemiş.
| 29 Şubat 2008 Saat
10:09
HAYAT BIR INSANA ANCA BUKADAAR CEKTIRIR HERHALDE INSAN ANCAK BU KADAR OZLEM DUYAR GECMISE BAZEN DUSUNUYORUM DA BEN DE BOYLE OZLEM DUYABILECEM MI GECMISE GECMISE OZLEM DUYABILEN INSAN COK SANSLIDIR BENCE CUNKU O ZAMAN DAHA MUTKUYMUSKI SIMDI OZLUYOR GECMISI BELKI BEN BOYLE OZLEM DUYAMAYACAM COK SANSLISLISIN YALNIZ KOVBOY
YALNIZ KOVBOY eklemiş.
| 28 Mart 2008 Saat
12:57