![]() |
![]() |
| Ümran Çetin |
![]() |
| Ömer Cerit |
![]() |
| Murat DOLU |

|
haberosmaniye grubuna kayıt ol |
| Ziyaret et |
|
Osmaniye İş Rehberi |
|
|
Birçok “yazan” ya da “okuyan” insan gibi ben de “İnsanoğlu, tarihten günümüze kadar…” türünden bayat geyikleri (!) sevmiyorum.
En çok da “Ah – vah nerede o eski günler?” türündeki nostaljik çırpınışlardan nefret ediyorum.
Nefretimin nedeni, bugün ve yarınları yaşamadan geçen zamanlara yanıp tutuşmaktır.
İşin gerçeği, geçen günler de bugünden farksızdı, yarın da çok farklı olmayacaktır. Her dönemin kendine özgü güzellikleri ve çirkinlikleri olduğu düşüncesindeyim.
Fakat yine de o eski günlere olan özlemlerimi bastıramıyor, her fırsatta geçmiş zaman öykülerini can kulağımla dinliyorum. Dinlediklerimi ise yıllar önce yaşadıklarımla birleştirip anlatmaya doyamıyorum.
Hele ki yaşı kemale ermişlerin dudaklarından dökülecek belgesel tadındaki ramazan ve bayram sohbetlerine bayılıyorum. Varsa böyle bir fırsat, hiç kaçırmıyorum.
Geçmiş zamanlar benim için birer ‘öykü’ tadında hâtıralardır; iyi ya da kötü… Ben daha çok, öykünün gerçekliği ve kalitesiyle ilgileniyorum.
Ha, bu arada o eski günler neden ilgimi çekiyor?
‘O eski günler’den kastım; yılların aylara, ayların haftalara, haftaların da kupkuru yirmidört saate bölünmüş hâli değil kuşkusuz…
Bizim için önemli olan günleri işaret ediyorum. Bizim… Bize ait olan günler… Kültürümüzün, dilimizin, dinimizin zaman diliminden söz ediyorum.
Bize; yani bu toprakların hamuruyla yoğrulmuş herkese ait olan her şeye hayranım.
Hayat pınarımız ve diriliş iksirimiz aynı kaynaklardan besleniyor çünkü...
Var oluş gayelerimizi hatırlatan o sembol evrelere, o manevi atmosferlere ait olan her şeye hayranım. Ve bu hayranlık duygularımı, bize ait öyküleri dinleyerek ve anlatarak bir çığlık gibi açığa vuruyorum.
İşte ben, bu nedenlerden dolayı geçmiş zaman dilimlerinden yalnızca bize ait olanlarını seviyorum.
Şimdi ortaya çıkan bu marazi ve tezat görünümlü halet-i ruhiye sizi yanıltmasın. Banal ve bayat cümleler topluluğunun ‘geçmiş’ hakkında anlatmak istedikleri ile mübarek gün ve aylara dair geçmişteki manevi hazları karıştırmamak gerekiyor. En azından bana öyle gibi geliyor!
***
“Eskiden… Çok eskiden…” diyorlar; Osmaniye’de Ramazan-ı Şerif bir başka olurmuş. Nasıl bir başka olurmuş, bilmiyorum; o zamanlarda, tarihi belirtilmeyen zamanlarda hiçbir zaman yaşamadım.
Bir kerecik bile görmüşlüğüm yoktur çoook eski günlere ait Ramazan’ı Şerif’i… Lakin, yaşımızın ve aklımızın müsaade buyurduğu ölçüde eski Osmaniye’nin eski Ramazan-ı Şerif’ini tasvir eyleyebilirim. Belki!
Yok öyle, faytonlardan, fesli – mesli çok eski nesli anlatacak değilim; çok olsa yirmi, bilemedin yirmibeş yıl öncesinin hafızamda kalan sesli kırıntılarını sizlerle paylaşabilirim… Daha öncesindeki hatıralardan, o zamanlar akıl baliğ çağıma girmediğimden dolayı mesul değilim! Anlatım mânâsında mes’ul değilim…
Herkes yaşamıştır “Bir başta, bir ortada ve bir sonda” iltimasını çocukluğunda… Bunu gel de anlat hadi sen çocukluğumuza! Üç, bilemedin beş oruç daha tutmakla biraz daha büyüdüğümüzü zanneder, bunun yaşdaşlarımız arasında bizi ayrıcalıklı kıldığını zannederdik.
Bir an önce büyümek için herkesten daha çok oruç tutmalıydık… Çocukluk işte; sahura kaldırmadıklarında bile ‘sahursuz oruç’ inadına girerdik de imdadımıza ‘öğleye kadar niyet’ kolaylığı yetişirdi. Nasıl olsa öğle ezanına kadar vaktimiz vardı ‘oruca niyet’ için…
Çoğu zaman da öğle ezanıyla birlikte ‘iftar’ yaptığımızı hatırladıkça şimdi tatlı bir huzur ile gülümsüyorum.
Oruç tutmak, yalnızca ‘arkadaşlar’ veya ‘kardeşler’ arasında ayrıcalıklı yapmazdı bizi; büyüklerimiz de öyle rasgele iş buyurmazdı. Oraya buraya koşturmadığımız için rahat ederdik oruçlu günlerimizde.
Çer-çöp dökülecekse, hoşaflık çir alınacaksa, bizi hiç ‘enterese’ etmezdi! Babamız dökerdi çeri-çöpü, babamız alırdı çir’i, iftariyelikleri…
Ramazan pidesi işi bizimdi. Kaptırmazdık kimseye. Ya ben giderdim ya da kardeşim… Çok da inatlaşırsak kardeşimle birlikte fırına giderdik, ayrıca sıraya girerdik.
Fırın önündeki pide kuyruğu, iftar saatinin yakın olduğunun müjdecisiydi. En keyiflisi ise, sırada beklerken Ramazan topunun atılması, akşam ezanının okunmasıydı; sıranın en başındaki kişi, ezan okunduğunda, top gümlediğinde, bir pideyi fazladan alır ve sıranın gerisindekilere paylaştırırdı. Ki, oruç açtırmanın sevabından nasiplenirdi pide ikramcısı.
Şalgamcı Hüseyin Dayı vardı eskiden… Yo, öyle çok da eski zamanda değil, on veya onbeş yıl öncesine kadar Osmaniye’nin bir numaralı şalgamcısıydı Hüseyin Dayı.. Ramazan’larda O’nun seyyar şalgam arabası önünde kuyruk oluşurdu. Oruçlu vaziyette kuyrukta beklemek, şalgamın keskin kokusunu teneffüs etmek, ayrı biz haz verirdi.
Açıkçası, eskilere ait pek de öyle anlatacak özellikli günleri pek hatırlamıyorum. Bugünün Ramazan’ı da kuşkusuz on veya yirmi yıl sonra bir öykü tadında olacaktır; bundan emin olabilirsiniz. Allah ömür verirse göreceğiz!
Geçmişteki Ramazan aylarının en gözdesi tel kadayıftı. E, şimdi bakıyorum yine aynı keyif sürüyor. Söylemesi ayıp, dün evime tel kadayıf da aldım, şalgam suyu da… Hüseyin Dayı’nın şalgamını aratmayacak nitelikte çok miktarda o mübarek içecekten var piyasada…
Ha, yaşı bizden çok ileride olanların, daha doğrusu yaşlıca amcalarımızın anlatacağı çok daha enteresan Ramazan öyküleri vardır. Ben bu öyküleri dinleyip de başkalarına, yaşça bizden küçüklere anlatmayı seviyorum.
Meddah, ortaoyunu, Hacivat-Karagöz… Gölge oyunu değildi ama, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Meydanı’nda gayet de enfes bir Hacivat-Karagöz oyunu izledik. Ortaoyuncusuna güldük, davulcunun manileriyle eğlendik.
Yok yok, hiç kusura bakmayın; ben eski Ramazan’ları anlatamayacağım; yaşım müsait değil veyahut kalemim elvermiyor…
Sizi bilmiyorum; ben şimdiki Ramazan-ı Şerif’i bugünün koşullarında en iyi, en keyifli yaşamaya çalışıyorum.
Elimde çok eğlenceli eski Bayram öyküleri var; talep olursa anlatırım :)
| Hüseyin Kengerli |
![]() |
| Bekir Zakir Çoban |
![]() |
| Bahir Yıldırım |
YUda Pilatory Saç Çıkartıcı Saç dökülmesinde en etkili çözüm